23 Temmuz 2014

Ülker, Diasa market zincirini satın aldı

Cumartesi, 20 Nisan 2013 07:31

 

Ülker, Diasa'yı satın aldı

 

Ülker'in çatı şirketi Yıldız Holding Diasa market zincirini satın aldı.

Yıldız Holding iki yıl önce de Şok marketler zincirini satın almış, alır almaz da işçilere sendikadan istifa etmeleri yönünde baskı yapmıştı.

 

SOL - 19 Nisan 2013 - 18:20

 


Ülker grubunun önemli şirketlerinden Yıldız Holding’in Sabancı ve İspanyol Dia ortaklığındaki indirimli market zinciri Diasa’nın tamamını almak için anlaştığı öğrenildi.

Reuters ’in haberine göre İspanyol Dia’nın yüzde 60, Sabancı Holding’in yüzde 40 hissesinin bulunduğu Diasa’nın satış bedeli 136,5 milyon avro.

Diasa 1200’ün üzerinde market ile faaliyet gösteriyor.

Yıldız Holding 2 yıl önce satın aldığı Şok marketlerine Diasa’yı ekleyince ucuz marketler sektöründe 2500 mağazaya ulaşarak ikinciliğe yerleşecek.

Öte yandan, Ülker Grubu'na bağlı olan Yıldız Holding Şok Marketler zincirini satın aldıktan hemen sonra işçileri sendikadan istifa etmeye zorlamıştı.

Bunun üzerine Tez-Koop- İş Sendikası ve Şok işçileri protesto eylemi gerçekleştirerek, sendika ve toplu sözleşme haklarına sahip çıkmıştı.

 

İLGİLİ YAZILAR:

Kırım Yahudileri ve AKP

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/yazarlar/yalcin-kucuk/item/724-kirim-yahudileri-ve-akp.html

Din değiştirme & Amerikan İslamı - Feuerbach & Renan & Weber [Yalçın Küçük]

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/yazarlar/yalcin-kucuk/item/895-din-degistirme-amerikan-islami-feuerbach-renan-weber.html

Şebekenin tepedeki 100 ailesi, milli gelirimizin yüzde 30’una el koyuyor

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/is-emek/item/468-sebekenin-tepedeki-100-ailesi-milli-gelirimizin-yuzde-30una-el-koyuyor.html

Başörtüsü düşmanı “Jim Zaza” Ülker’in tepesine nasıl oturdu?

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/yazarlar/sabahattin-onkibar/item/1525-basortusu-dusmani-jim-zaza-ulkerin-tepesine-nasil-oturdu.html

Abdestli Siyonistler!

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/yazarlar/sabahattin-onkibar/item/1522-abdestli-siyonistler.html

Türkiye'nin en zengin 100 ailesi-işadamı

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/haberler/item/5140-turkiyenin-en-zengin-100-ailesi-isadami.html

Türkiye'nin en zengin işadamları “nerelerde” oturuyor?

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/is-emek/item/327-turkiyenin-en-zengin-isadamlari-nerelerde-oturuyor.html

İç Savaşta Üç Kardinal

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/yazarlar/yalcin-kucuk/item/742-ic-savasta-uc-kardinal.html

Migros, Şok’u Ülker’e sattı

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/is-emek/item/240-migros-soku-ulkere-satti.html

İşte Türkiye’nin en zenginleri

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/haberler/item/4550-iste-turkiyenin-en-zenginleri.html

Adnan Hoca'nın en yakınındaki isim sabetayist

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/haberler/item/4812-adnan-hocanin-en-yakinindaki-isim-sabetayist.html

Bir ’Beyaz Müslüman’ın portresi: Sabahattin Zaim [Soner Yalçın]

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/analizler/item/2331-bir-beyaz-muslumanin-portresi-sabahattin-zaim.html

Yalçın Küçük: Zergun Korutürk, Erdal İnönü, Sabri Ülker, Diktatoryal Düzen

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/yazarlar/yalcin-kucuk/item/872-zergun-koruturk-erdal-inonu-sabri-ulker-diktatoryal-duzen.html

Recep Tayyip Erdoğan “kaç para” kazanıyor? [Tuncay Özkan]

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/analizler/item/2599-recep-tayyip-erdogan-kac-para-kazaniyor.html

Ülker bir şirket daha aldı

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/is-emek/item/438-ulker-bir-sirket-daha-aldi.html

İşte Türkiye’nin global şirketleri

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/is-emek/item/424-iste-turkiyenin-global-sirketleri.html

En Zengin 100 Türk: 11 yeni dolar milyarderi

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/haberler/item/5606-en-zengin-100-turk-11-yeni-dolar-milyarderi.html

Godiva CEO’su Goldman, “Murat Ülker şirketimizin şansı”

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/is-emek/item/360-godiva-ceosu-goldman-murat-ulker-sirketimizin-sansi.html

Şirket Almada Sıra Türkler’e Geldi

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/is-emek/item/262-sirket-almada-sira-turklere-geldi.html

Güzide Ülker'in cenaze namazı iş, siyaset ve spor camiasını bir araya getirdi

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/haberler/item/4541-guzide-ulkerin-cenaze-namazi.html

Açın Ülker'in önünü!

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/haberler/item/4534-acin-ulkerin-onunu.html

Ülker Grubu, Godiva’nın yeni yönetimini belirledi

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/is-emek/item/359-ulker-grubu-godivanin-yeni-yonetimini-belirledi.html

 

 

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

 

Kategori İş Emek

Sabancı, Diasa’daki hisselerini sattı

Pazartesi, 01 Temmuz 2013 19:51

Sabancı, Diasa’daki hisselerini sattı

 

Sabancı, Diasa’daki hisselerinin tamamını Şok’a sattı.

 

Dünya - 01 Temmuz 2013 Pazartesi 21:11

 

İSTANBUL- Sabancı, Diasa Dia Sabancı Süpermarketleri Ticaret A.Ş.’deki hisselerinin tamamını Şok Marketler Ticaret A.Ş.’ye 51.8 milyon TL’ye sattı.

Konuya ilişkin olarak Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Diasa Dia Sabancı Süpermarketleri Ticaret AŞ'nin sahip olduğumuz yüzde 40 hissemizin tamamının Şok Marketler Ticaret A.Ş.'ye satışı 1 Temmuz 2013 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

Satış bedeli 51.887.676,40 TL tahsil edilmiştir. Bedel 30.06.2013 tarihinde düzenlenecek mali tablolara göre uyarlanacaktır.”

 


YILDIZ HOLDİNG'İN SON YILLARDAKİ ORTAKLIKLARI

 

Hürriyet - 1 Temmuz 2013

 

2007: ABD’li Campbell Soup şirketine ait dünya devi çikolata markası Godiva’yı satın aldı.

2008: Türkiye’nin ilk ambalajlı ekmeği UNO’yu üreten Unmaş ve Komşu Fırın zincirini yöneten Doruk Unlu Mamulleri'ne ortak oldu. Aynı yıl önce Doğa Çay ve Oba Çay'ı, sonrasında Türkiye’nin ilk dondurulmuş gıda şirketi Kerevitaş’ı satın aldı...

2009: Sakızda dünya devi Gumlink ile yüzde 50 ortak şirket kurdu.

2010: Çay sektöründe 100 yıllık bir tecrübeye sahip Alman Laurens Spethmann Holding ortaklığı ile Milford Yıldız şirketi kuruldu. Global bir baharat firması olan McCormick ile, yüzde 50-50 ortaklıkla Türkiye’de yeni bir şirket kurmak için anlaştı.

2011: Ambalaj sanayinin önemli şirketlerinden İtalyan Nuroll satın alındı. Aynı yıl Gözde Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığı ve Bizim Toptan, yabancı finansal ortaklar ile birlikte, Şok  Marketleri'nin satın alımını gerçekleştirdi. İsveçli kağıt hijyen devi SCA ile SCA Yıldız Kağıt şirketi kuruldu.

2012: Japon Nissin Foods Holdings, Yıldız Holding'in makarna üretim şirketi Bellini Gıda'nın yüzde 50'sine ortak oldu.

 

 

İLGİLİ YAZILAR:

Ülker, Diasa market zincirini satın aldı

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/is-emek/item/7572-ulker-diasa-market-zincirini-satin-aldi.html

Migros, Şok’u Ülker’e sattı

http://gazetevatanemek.com/index.php/is-emek/item/240-migros-soku-ulkere-satti.html

Ülker bir şirket daha aldı

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/is-emek/item/438-ulker-bir-sirket-daha-aldi.html

 

 

 

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

 

Kategori İş Emek

 

 

Şıklık zarafet ve uyum...

 

19 Şubat 2012 Pazar, 14:39:47

HT Kulüp

 

Cemiyet hayatının ünlü isimleri haftasonu katıldıkları Sabancı Ailesi'nin düğün davetinde şıklıklarıyla göz kamaştırdılar.

 

Sosyetenin ünlü isimleri şıklıklarına her zaman önem verirler. Katıldıkları her davete özenle hazırlanan ünlü isimler haftasonu katıldıkları Can - Zeynep Köseoğlu çiftinin düğün davetinde de ön plana çıkmayı başardılar. Genç isimlerden Pınar - İlhan Sabancı çifti, Arzu Komili ve erkek arkadaşı ve Sinan Baştaş uyumlarıyla dikkat çektiler. Pınar Hanım'ın pembe tonlarındaki tek omuz elbisesi ve Arzu Hanım'ın kırmızı göğüs dekolteli kıyafeti kendilerine çok yakışırken partnerleri de kendileriyle uyum içerisindeydi. Bir diğer ünlü çift Aylin - Özcan Tahincioğlu ise yine en şık ve en özenli halleriyle objektiflere poz verdiler. Şık giyim tarzıyla her zaman konuşulan Aylin Tahincioğlu uçuk pembe elbisesiyle yine çok güzel görünüyordu. Dalia Garih ve Gary Lachman çifti ise her zaman uyum içerisindeler. Siyah renk seçimleriyle uyum içerisinde olan çift çok mutlu görünüyorlardı.

 

 

 

 sabanci-dugun-1

EMRE CAN SABANCI, ERHAN - EMİNE KAMIŞLI, ZEYNEP - CAN KÖSEOĞLU, ALİ - VUSLAT SABANCI

   

 sabanci-dugun-2

IRMAK - KAZIM KÖSEOĞLU, GÜLAY ULUÇ, ŞEVKET SABANCI, ZEYNEP - CAN KÖSEOĞLU, HAYIRLI SABANCI, YAVUZ, AYŞEGÜL ULUÇ

 

   

ahu-tugbay

AHU TUĞBAY

 

 

 sabanci-misbah

ALİ SABANCI, AHMET MİSBAH DEMİRCAN

   

 bagis-sabanci

ALİ SABANCI, BEYHAN - EGEMEN BAĞIŞ, KAZIM KÖSEOĞLU

   

 binaliyildirim-sabanci

ALİ SABANCI, BİNALİ YILDIRIM, EMRECAN SABANCI

   

arzuomer-sabanci

ARZU - ÖMER SABANCI

  

erkutasli-soyak

ERKUT - ASLI SOYAK

  

 aslihandemir-sabanci

ASLIHAN - DEMİR SABANCI

 

  

 

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

 

Kategori Haberler

 

 

Önemli olan kızların okuması

ister başörtülü ister başörtüsüz!

 

Sabancı Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Tosun Terzioğlu

 

 

Mine Şenocaklı

msenocakli@gazetevatan.com

VATAN – 27 Şubat 2011

 

 ilkokuldda-basortusu

Farklı bir formül öneriyor Prof. Tosun Terzioğlu; 1+8+4!

Yani okul öncesi bir yıl eğitim, sonra kesintisiz sekiz yıl ve dört yıl daha...

4+4+4 formülünün kızları okuldan alıp eve hapsedeceği eleştirilerine ise pek prim vermiyor.

Son yıllarda kızların okullaşma oranı yüzde 80’lerden yüzde 98’e çıktı. Bu çok büyük bir başarı. Bunun için herkes çok çalıştı. Ama hükümet istemeseydi bu başarıya ulaşılamazdı” diyor ve ekliyor; “Başörtülü ya da başörtüsüz önemli olan kızların okula gitmesi! Bir çocuğun okula gitmesi, öğrenmesi, dünyayı tanıması, arkadaşlar edinmesi, sosyalleşmesi, ne giydiğinden çok daha önemlidir! İlkokulda da başörtüsünün sorun olmaması gerekir!

Eğitimle ilgili yeni yasa tasarısı tüm gündemi değiştirdi.

28 Şubat’tan sonra uygulamaya giren ve AK Parti hükümetleri tarafından da gayet başarıyla uygulanan sekiz yıllık kesintisiz eğitim yerine yeni bir formül ortalığı toz duman eden; 4+4+4!

Aslında zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarması konusunda kimsenin bir eleştirisi yok, eleştiri kesintili olmasına!

Bir not; bu öneriyi ilk getiren hükümet de değil!

İmam Hatip Liseleri Mezunlar Mensuplar Derneği (ÖNDER) Başkanı Hüseyin Korkut.

Öneri sahibi ÖNDER, ama görünen o ki tüm AK Parti bu öneriyi sahipleniyor.

Tasarıyı eleştirenlerin başında gelenler ise manidar!

Türkiye’nin en başarılı iş kadınları Ümit Boyner ve Güler Sabancı.

Kesintili uygulamanın kızların eğitiminin dört yılda bitmesine sebep olacağından kaygılılar.

Zira 12 yıl eğitim zorunlu olmasına zorunlu, ancak bir sorun var, ki onlar da buna vurgu yapıyor.

Dördüncü sınıftan sonra, açık öğretim benzeri evden eğitim almaya olanak veriyor tasarı.

Yine TÜSİAD’lı iş kadınlarına göre bu, kızların çocuk gelin ya da çocuk işçi olmasına yol açacak.

Mesele bununla kalmıyor. Geliyor dindar ailelerin kız çocuklarının başörtüleriyle okula gidip gitmeyeceğine...

Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca, “Yasa teklifinin getirdiği açık öğretim imkanı karşısında ‘Bu uygulama kız çocuklarını bir sosyalleşme mekanı olan okuldan soyutlayıp, eve gönderiyor’ diyenler bir şartla haklı olabilirlerdi: O kız çocuklarının okul hayatına başörtüleriyle katılmaları ihtimalinde çıngar çıkarmayacak olsalardı” diye yazdı. Ve devamını şöyle getirdi; “O kız evdeyse sizin yüzünüzden!

Kızlar için endişem yok

Mesele biraz karışık...

Bu tartışmaları konu eğitim oldu mu ilk akla gelen isimlerden biriyle konuşmanın en doğrusu olacağını düşündüm ve TESEV, TÜSEV, AÇEV, Türkiye Zeka Vakfı, Eğitim Reformu Girişimi gibi pek çok sivil toplum kuruluşunun üyesi, Sabancı Üniversitesi Kurucu Rektörü, Türk Matematik Derneği eski Başkanı, TÜBİTAK eski Başkanı gibi pek çok unvanı taşıyan Prof. Tosun Terzioğlu’ndan bir randevu aldım. Beklediğimin aksine tasarıya yönelik bu endişeleri taşımıyordu Terzioğlu.

Onun takıldığı noktalar daha çok eğitimin kalitesi ve mesleki yönlendirme yaşının 10’a indirilmesi üzerineydi...

Peki hiç mi endişesi yoktu kızların okul dışında kalmasından, açık öğrenim sebebiyle? O ilk sekiz yılda açık öğrenime zaten karşı...

Nihal Bengisu’nun yazısını hatırlattım...

O da Bengisu ile hemfikir gibi; “Benim kızların okula gönderilmesi konusunda endişem yok. Son 5-6 yılda kızların okullaşma oranı yüzde 80’lerden yüzde 98’e yükseldi. Bu çok büyük başarı, bunun için herkes çok çalıştı, ama hükümet istemeseydi bu başarıya ulaşılamazdı. İnsanlar kız çocuklarını okutmak istiyor, bu yüzden bu formülle kızların eve alınacaklarına dair bir endişem yok” dedi.

Ben yine ısrarla “Peki ya başörtüsü?” dedim. Hiç önemsemedi; “Bir çocuğun okula gitmesi, öğrenmesi, dünyayı tanıması, arkadaşlar edinmesi, sosyalleşmesi ne giydiğinden çok daha önemlidir! İlkokulda da başörtüsünün sorun olmaması gerekir. Bu ülkede kadınların yüzde 60’ı başını örtüyor. Ve bu kadınların yüzde 95’i laiklikten yana. Bunu unutmayalım...

Hocam 4+4+4 yasa teklifi ne getiriyor, ne götürüyor?

Bir kere bu hükümetin önerisi değil. Milletvekillerinin ya da hükümet içindeki grupların hazırladığı bir teklif değil.

Ayrıca hükümet programında da böyle bir şey yok. Bu ilginç.

Oysa eğitimde ciddi değişiklikler yapmak, uzun, ciddi bir planlamayı ve toplumda bir uzlaşı yaratmayı gerektiriyor.

Bana ve birçok insana göre, Türkiye gibi hızla değişen ve 2023’te dünyanın ilk 10 ekonomisi içine girmeye çalışan dinamik bir ülkede eğitim fevkalade önemli.

Türkiye, öyle petrol gibi müthiş bir doğal kaynağı, zenginliği olan bir ülke değil.

Ama bizim genç bir nüfusumuz var. Genç nüfusumuzu iyi eğitebilirsek, o bizim en büyük zenginliğimiz olur.

Bunu yapamazsak da 2023 hedeflerine ulaşabilmemiz hayal olur.

Dolayısıyla eğitimde yapılacak herhangi bir ciddi değişikliğin toplumda tartışılması, bir uzlaşı sağlanması gerekir.

Nasıl ki bugün yeni anayasa için mümkün olduğu kadar değişik görüşler toplansın ve uzlaşmaya varılsın istiyoruz, eğitimde de aynı şey olmalı.

Tabii ki uzlaşmaya varmanın yanı sıra, bunun ciddi olarak planlamasının yapılması da gerekir.

Bugün eğitim zorunlu olarak 8 yıl. Bunu bırakın 12 yıla çıkarmayı, 9’a, 10’a çıkardığınız zaman eğitime devamın oranı yüzde 56’ya düşüyor.

Bu oranı yüzde 100’e çıkardığımız zaman acaba kaç derslik, kaç öğretmen daha lazım?

Bunlar için kaynağı nereden bulacağız?

Bunları bugünden yarına yapabilmemiz çok zor. Bunların planlanması, bunlar için kaynak ayrılması gerekiyor.

Yani çok da planlamadan ortaya atılmış bir kanun teklifi var?

Evet. Kaldı ki başka bir şey daha var; sekiz yıllık kesintisiz ilköğretimde öğrencilerin eğitime katılım oranı yüzde 98’lere varıyor. Kızlar da dahil. Bu kesin bir başarıdır ve bu başarıda hemen herkesin payı var. Geçmiş hükümetlerin de çok büyük payı var gerçekten, ama şimdiki hükümetin de payı çok büyük. 5-6 yıl önce kızların ilköğretime katılma oranı yüzde 80’lerdeydi. Ondan sonra “Haydi kızlar okula!” kampanyaları, kızlarını okula yollayan velilere para yardımı yapılması, yer yer valilerin bu işe önayak olması gibi gayet ciddi çalışmalarla biz ilköğretim okullarına devamı dünyadaki en iyi ülkelerin standardına getirdik. Bu çok ciddi bir başarı. Şimdi bu başarıyı perçinlememiz gerekiyor.

Şimdi tartışma tam da burada çıkıyor. O kız çocuklarına ne olacak, acaba kızlar evlerine geri mi gönderiliyor endişeleri var...

Öyle bir kuşku, endişe taşıdıklarını biliyorum bazı insanların. Ama düşünürseniz, bu kızların ilköğretime katılmasında hep beraber çalıştık, bir yere geldik. Burada hükümetin payı hiçbir şekilde küçümsenmemeli. Gerçekten hükümet istemeseydi, sivil toplum ve medya istediği kadar uğraşsın, bu başarıyı elde etmek çok zor olurdu. İmkansız olurdu açıkçası. Bunu başardık. Bu çok büyük bir başarı. Bundan sonra yapılması gereken, özellikle ilköğretimden başlayarak kaliteyi yükseltmekti. Çünkü, evet okullaşma oranında çok başarılı olduk. Ama kalitede henüz o başarıyı yakalamış değiliz. 2023 hedefleri olan bir ülkeye yakışmayan sonuçlarımız var.

Ümit Boyner de, Güler Sabancı da 8 yıllık kesintisiz eğitimin kaldırılmasına karşı çıktı. “Çocuk gelinleri artırır, kaygılıyız” diye...

Ben başkasının niyetini okuyamam. Bu teklifi yapanlar niye yaptı, onu bilemem. Onların niyetini de okuyamam. Ama benim anlamakta zorluk çektiğim şey; bu hükümet içindeki bakanlar, milletvekilleri değişse de sonuçta hükümet aynı hükümet. Ve bu teklif o hükümetin son yıllarda eğitimdeki başarısına gölge düşürüyor. Oysa gerçekten de kızların okullaşma oranı yüzde 80’lerden yüzde 98’lere çıktı. Bu büyük bir başarı.

“AK Parti döneminde ulaşılmış bir başarı bu üstelik” diyorsunuz...

Evet. AK Parti’ye rağmen değil, hep beraber yapıldı. Ama hükümet olmadan, olamayacak bir başarıydı bu. Bundan sonra yapılacak şey, kalitenin yükselmesiydi. Ama biz bu formülle ilk 4’ten sonra 10 yaşında meslek seçimine yönlendiriyoruz çocuğu. Oysa bu 15-16 yaşından önce olmamalı. Çıraklık yaşını 11’e indiriyoruz...

Çıraklık yaşının 11’e indirilmesi konusunda endişelisiniz peki ya kızların eve dönmesi konusu?

Benim o kadar endişem yok. İşte söylüyorum, nereden nereye geldik, kızların okula gitmesini toplum benimsedi. Ama bu konuda ciddi, samimi olarak endişe taşıyanlar olduğunu biliyorum.

Peki sizin hiç mi endişeniz yok?

Benim kişisel olarak bir endişem yok. Çünkü bir eğilim gözüküyor. Biz kızlarda okullaşma oranında kısa bir sürede yüzde 80-85’lerden yüzde 98’lere geldik. Bu silah zoruyla olmadı. Teşvikle, çalışmayla oldu. Ama bundan da geriye gitme yolunun açılmasının anlamını ben çözemiyorum.

Yani geriye gitmenin yolu açılabilir?

Bilmiyorum. Bunu bugünden söylemenin imkanı yok. Ama şu var tabii; eğitim kesintisiz 8 yıl olmalı, ilk dört yıldan sonra evden açık öğretimle eğitime katılabilme, çok istisna durumlarda olur.

Milli Eğitim Bakanı Dinçer de, açık öğretimin istisna olacağını söyledi...

Ama dediğim gibi bu tasarı Ömer Dinçer’in, AK Parti’nin tasarısı değil ki!

Tamam ama tasarıyı da sahiplendiler... Aksi halde eleştirilere yanıt verip, bu kadar savunurlar mıydı?

Dediğim gibi eğitimde böyle temel bir değişikliği, çok stratejik önemi olan bir konudaki temel değişiklik öneren bir kanunu hükümet sunmuyor. Bu bana garip geliyor. Çünkü bunun için müthiş bir kaynak ayırmak lazım, şunu yapmak lazım, bunu yapmak lazım. Bunun için Milli Eğitim Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ne düşünüyor, bütün bunlar incelenmiş mi bilmiyorum.

Türkiye’de dinle bilimi çarpıştırmak istiyoruz

“28 Şubat’ta imam hatip okullarının önünü kesmek için 8 yıllık kesintisiz eğitim getirildi. Şimdi de imam hatiplerin önü açılsın diye 4+4+4 sistemi getirilmek isteniyor!” deniyor. Ne diyorsunuz?

Futbol ve basket maçlarında slogan atmayı anlıyorum. Ama ben eğitimde slogan atamam. Slogan atılmasını da doğru bulmuyorum.

“Haydi kızlar eve!” gibi...

Hükümet, sivil toplum ve medya, elbirliğiyle okula gitme oranını yüzde 80’lerden yüzde 90’lara çıkardık. Bu bütün dünyada bir başarı olarak alkışlanıyor değil mi?

Şimdi birden bunun yüzde 80’e geri dönmesini ben ihtimal olarak görmüyorum. Ama burada yapılmak istenen şeyler arasında “İlk dört yıldan sonra açık öğretim, isterse çocuk okula gitmesin” gibi tasarılar beraberinde bazı insanlarda bu endişeyi getiriyor. O endişelerin de ciddi olduğunu kabul ediyorum.

Başbakan’ın dindar gençlik yetiştirmek istiyoruz söyleminin hemen arkasından bu yasa teklifi açıklanınca ister istemez böyle endişeler doğdu...

O açıklamadan sonra benzer bir açıklamayı Başbakanımız AK Parti İstanbul İl Gençlik Kongresi’ne sinevizyonla katıldığında da yaptı. Orada istediği gençlik hakkında kullandığı sıfatlardan sadece biri dindardı. “Bilgili, dünyayla rekabet edebilen, modern, dindar bir gençlik yaratmak istiyoruz” dedi... Orada bir tek dindar öne çıktı. Çünkü biz Türkiye’de dinle bilimi çarpıştırmak istiyoruz. Ve bunu yıllardan beri yapıyoruz. Bu çok yanlış. Mesela bir bilim adamı dindar olabilir, ateist olabilir, ama gene de iyi bir bilim adamıdır. Dinle bilimin illa birbiriyle çatışmasına, çekişmesine hiç ama hiç gerek yoktur. Bunlar birçok ülkenin felsefi olarak 19. yüzyılda çözdüğü şeylerdir. Tekrar onu gündeme getirip, bir genç dindar olursa bilim öğrenemez veya modern olamaz veya modern olursa, bilim öğrenirse dindar olamaz düşüncelerinden ayrılmamız lazım. Onlar raf ömrünü çoktan çoktan geçmiş düşünce kalıpları. Başbakan dindar dedi, bilgili dedi, modern dedi, dünyaya uyum sağlayabilen dedi, bütün bunların içersinde biz sakıncalı olarak sadece dindarı mı görüyoruz?

Aslında kindar da dedi ama açıkçası basın bile sansürledi o sözünü...

Zaman zaman kendimizi şuna çok kaptırırız; “Türkiye bir uçurumun kenarında.” 70 yaşındayım, kendimi bildim bileli bu söylemi çok duydum. Ama Türkiye bu uçurumdan aşağıya hiçbir zaman düşmedi. Böyle bir şey yok. Kendi toplumumuzdan, yan yana yaşadığımız insanlardan devamlı bir endişe ve korku içersinde olmayalım. Türkiye’de aşağı yukarı son 15 yıldır üniversiteler tarafından çok ciddi araştırmalar yapılıyor, “İnsanlar ne düşünüyor, he hissediyor?” diye. Bu araştırmaları okuduğumuz zaman, bize giydirilmek istenen düşünce kalıplarının hiç ama hiç doğru olmadığını görüyoruz. Evet, Türk toplumu çoğunlukla dindar, ama aynı zamanda zengin olmak, daha iyi yaşamak istiyor, çocuğunun daha iyi eğitim almasını istiyor, dünyayla daha da bütünleşmek istiyor, insanlarımız için bunlar birbiriyle çelişen şeyler değil.

Peki çocuğun eğitimi konusunda aile mi söz sahibi olmalı, devlet mi?

Bu gerçekten zor bir soru. Her devlet bu konuya karışır. Bizdeki din bilgisi ve ahlak kültürü dersi gibi Avrupa’nın birçok ülkesinde de benzer dersler var. Mesela Almanya’da bu dersler zorunlu olarak üç şekilde veriliyor; Katolik ağırlıklı, Protestan ağırlıklı ve tamamen felsefi. Seçimi aile yapıyor çocuğu için. Almanya’da şimdi bu tartışılıyor. “Ailenin böyle bir seçim yapmaya ne hakkı var?” diye... Devletler tabii ki eğitimde rol oynayacak. Ama diğer taraftan ne olursa olsun, ailenin de rolünü unutmamak lazım. Hele erken yaşlarda çocuk öğrendiği pek çok şeyi zaten annesinden, babasından, kardeşlerinden, teyzesinden, amcasından öğreniyor. Kaldı ki artık çağımızda birçok çocuk okuldan önce okuma yazma da öğreniyor. İletişim girdi işin içine. Ama okulun bambaşka bir işlevi var. Hele ilköğretim okulunun. Çocuk ilk defa yakın çevresinin dışında akranlarıyla tanışıyor ve sosyalleşmeye orada başlıyor. Çevresini, kendi yaşındaki başka insanları, onların ailelerini tanıyor. Bu müthiş bir kazanç. Ufkunu genişletebiliyor. İster uzaktan eğitimle olsun, ister sınıfta olsun hiçbir dersle kazandırılamaz bu.

Sonuçta devlet mi aile mi derken bu bir karışımdır diyorsunuz?

Evet. Çünkü hiçbirini silip atamazsınız, Eğitime sadece aile karışır” diyemezsiniz. “Sadece devlet karışır” hiç diyemezsiniz, o insanlık dışı bir şey. Zaman zaman bizim müthiş yanılgılarımız var. Mesela deniyor ki, “Şu kadar matematikçi yetiştiriyoruz. Ama bizim o kadar matematikçiye ihtiyacımız var mı?İnsan gücü planlaması Sovyetler Birliği ile battı. Bunu unutalım. Eğer bir genç bilinçli bir şekilde bir şey okumak istiyorsa bırakınız okusun. Ha, matematik okuduktan sonra matematikçi mi olur, medyada mı çalışır, inşaatçı mı olur bilmiyorum. Belki matematikte çalışır, belki de öğretmen olur. Ama gencin istediği şey hepsinden daha önemlidir.

İlkokulda da başörtüsü olabilir

-Peki hocam sizce ilkokula başörtülü de gidebilir mi çocuklar?

Tabii. Neden gitmesinler?

-Bu bir sorun oluşturmaz mı?

Neden oluştursun? Aklı açıksa, öğrenmek istiyorsa, okula devam etmek istiyorsa, neden olmasın! Sorun ne bilmiyorum ki!

- Ama bütün endişe de bu yüzden hocam? O çocuk başörtüyü kendi iradesiyle mi takacak? Ailesi istedi diye mi? Mesleki yönlendirme olmasın diyorsunuz mesela... Tabii başörtüsü serbest bırakılsa sorun da kalmayacak diye düşünenler de var.

İşte dedim; çocuğun okula gitmesi, öğrenmesi, dünyayı tanıması, arkadaşlar edinmesi, ne giydiğinden çok daha önemli.

Peki diyelim ki başörtüsü serbest oldu. Bu Türkiye’nin genel gidişatında bir değişikliğe yol açmaz mı?

Şimdi başörtüsü mü bir şeyin göstergesi, başörtülü eğitim olduğu için mi Türkiye değişecek? Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de kadınların yüzde 62’si evinin dışında başını örtüyor. Eskiden yüzde 70’di bu. Şimdi azaldı. Kadınların yüzde 62’si, “Başörtüsü örtüyorum” diyor. Ne yapalım? Şimdi bu yüzde 60 küsur kadın laikliğe karşı mı sizce?

- Elbette hayır...

Bakın, aynı araştırmada direkt olarak “Laik misiniz?” diye değil de, cumhuriyetin temel kazanımları diyebileceğimiz belli konularda başka sorular soruluyor. Mesela, “Kadın ve erkeğin şahitliği mahkemede eşit midir? Kadın ve erkek mirastan eşit haklarla faydalanabilirler mi?” gibi... Bunların yüzdesi kaç biliyor musunuz? Yüzde 95. Evet, Türk kadınlarının yüzde 60 küsuru başını örtüyor ama yüzde 95’i de bu sorulara “Evet” diyor. Kusura bakmayın ama laiklikle dinin hiç ilgisi yok. Laiklik siyasi bir şey. Bilimle hiç ilgisi yok. Dediğim gibi gayet dindar matematikçiler de var değişik dinlerde, ben ateistim diyen matematikçiler de var... Başörtüsünün sorun olmaması gerekiyor. Biz görüntülere takıyoruz.

- Habire başörtüsü diyorum ama Eğitim Reformu Girişimi de “Kesintili eğitim kız çocuklarının okuldan alınması riskini artıracak” diyor. Siz de Eğitim Reformu Girişimi Yürütme Kurulu Üyesi olduğunuzu söylediniz... Onların görüşlerine katılmıyor musunuz?

Katılmıyorum demiyorum. Bu endişeleri samimi olarak taşıyan insanlar var Türkiye’de diyorum. Ama ben endişe taşımıyorum.

 

 

 

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

 

 

 

 

 

 

Kategori Analizler
 

YORUM:


Yalçın Küçük
Hocam, 75 yaşında ve şu anda yıkım ekibinin tertibiyle Silivri'de tutsak, "Hilmi Özkök Darbesi" başlıklı yazısında, Abdullah Gül'ün "keyman" rolünden söz ediyor.

"Kilit adam” olarak çevirebiliriz, bir de “keyman” soyadını çevirmeden almış bir hem “Sabancı” hem de “Koç” profesörümüz var, “yeni Türkiye"nin ideolojik “laf cambazlığı”na soyunmuş.

Anadolu sermayesi İstanbul’u yenmişmiş, TÜSİAD’daki yönetim değişikliği bunun göstergesiymiş ve artık TÜSİAD; MÜSİAD ve TUSKON ile işbirliği temelinde rekabet etsinmiş"

Yani yeşili moru cemaatçisi erguvanisi yok sermayenin diyor ve ekliyor "hepimiz aynı teknedeyiz"...

Ve “yeni Türkiye”, “2023 hedefleri” arkasına topyekün sermayeyi koyuyor…

O “yeni Türkiye” ve “2023 hedefleri” arkasına giren yeşilidir cemaatçisidir erguvanisidir sermaye, "keyman"lar ile birlikte devrimci iktidarımız ile tepeleneceklerdir.

Bu topraklar üzerinde yaşayan her kökenden Türkiye halkının emeklerini varlıklarını yağmalayan bu sırtlanlar sürüsünden kurtulmaktır, devrim

Bu arada “keyman” da Korutürk Osman gibi “Yahudi değilim, köklü Türk ailesinden geliyorum” diyebilir, o durumda tuttukları soyağacını Silivri’ye göndermeleri gerekir, ben Yahudi olduklarından kuşku duymuyorum ve bu topraklarda köksüzdürler diye ekliyorum, AKP’den daha AKPlidirler, benzerlerinin raporlarını okuyun telkininde bulunan Kılıçdaroğlu da buradadır, onları “pek seçkin” görmektedir, doğrudur “seçilmiş”lerdir…

Türkiye’nin aydınlık geleceğini de biz devrimciler kuracağız, "keyman"ların "yeni orta sınıfı"nın yeni ortaçağ karanlığı arzusu boşunadır…

Ve son olarak Kayserisembol” olarak değerlendiriliyor “keyman”ın analizinde, böylece yorumun birinci cümlesine geri dönüyor, “Sabetayist değilim” mektubunu anımsıyor ve gül’üyoruz…

  

 

  

Anadolu sermayesi İstanbul'u yendi

 

TÜSİAD'daki yönetim değişikliğini 'Yeni orta sınıflaşmayı simgeleyen isimlerin yönetime girmesi' olarak yorumlayan Prof. Dr. Fuat Keyman: 'Anadolu sermayesi İstanbul sermayesi karşısında mücadeleyi kazandı. Türkiye'nin 2023 hedeflerine ulaşması için önümüzdeki dönemde TÜSİAD, MÜSİAD ve TUSKON arasında işbirliği temelinde rekabet olacak'

 

SATIR ARASI

Ümit Boyner'in görev süresinin tamamlamasının ardından TÜSİAD başkanlığına SÜTAŞ'ın sahibi Bursalı işadamı Muharrem Yılmaz geldi. Yılmaz'ın listesinde Anadolu sermayesinin önemli isimleri arasında yer alan Boydak Holding CEO'su Kayserili Memduh Boydak, Kadoil'in sahibi Diyarbakırlı Tarkan Kadooğlu, Kütahyalı Güral Ailesi'nden Esin Güral Argat ve İzmirli tekstilci Sedat Şükrü Ünlütürk'ün yer alması oldukça önemli. AK Parti Yönetimi'nin 'Anadolu sermayesine sırtını dönmek ve seçkinci olmakla' itham ettiği TÜSİAD'ın şu dönemde böyle bir değişime kolları sıvaması Türkiye'nin hem bugünü hem de yarınına ilişkin çok kritik bir dönemeç. Bu nedenle konuyu Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi ve İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü Prof. Dr. Fuat Keyman'a yorumlattım. Keyman, TÜSİAD'ın geçen ay 'Türkiye'de burjuva olmak' kapağıyla çıkan Görüş Dergisi'nde 'Türkiye'nin Geleceğini Yeni Orta Sınıflar Belirleyecek' başlığı altında mutlaka okunması gereken bir makale kaleme almıştı.

 

Şenay YILDIZ / senay.yildiz@aksam.com.tr

Fotoğraflar: Uygar TAYLAN

21 Ocak 2013 Pazartesi - Akşam | ANA SAYFA MANŞET

 

Prof. Dr. Fuat Keyman, geçen hafta TÜSİAD'da yaşanan büyük değişimi, bu değişimin siyasi ve sosyolojik arka planını ve Türkiye'nin geleceğini nasıl şekillendireceğini AKŞAM'a anlattı:

- TÜSİAD başkanlığına Muharrem Yılmaz'ın seçilmesi, yönetim kurulunda Memduh Boydak ve Tarkan Kadooğlu gibi isimlerin yer alması oldukça önemli. Bu dönüşümü İstanbul sermayesi-Anadolu kaplanları çekişmesi açısından nasıl okuyorsunuz?

Türkiye'nin 1950'lerden itibaren olan kalkınma stratejisinde TÜSİAD 1990'ların ortalarına kadar tek ve en önemli sanayici kuruluşu olarak geliyor. Ama 90'lardan itibaren TÜSİAD'a ilk rakip olarak MÜSİAD ortaya çıkıyor. MÜSİAD'ın en önemli özelliği sadece muhafazakar çevreler arasında güven temelli bir iletişim ağı oluşturması ve tüm Anadolu'ya yayılmasından kaynaklanmıyor; aynı zamanda Anadolu illerinde 90'lardan itibaren ortaya çıkan ve güçlenen sanayi odaları, kadın girişimciler, genç girişimciler, ticaret odaları ve sivil toplumla beraber çalışmasından da kaynaklanıyor. Buna şimdi TUSKON da eklendi. Bu kuruluşlar küçük ve orta sermaye, kobİ'ler dediğimiz işletmeler arasında bir iletişim ağı kuruyor, şirketlerin yurtdışında pazar bulmalarını sağlıyor. 2000'li yıllarda AK Parti iktidarından bugüne gelen ticarette farklılaşma sürecinin önemli örgütleri oldular. Bu örgütler tek tek TÜSİAD kadar güçlü olmasalar da -çünkü TÜSİAD hala Türkiye ekonomisinin yüzde 40'ını kapsıyor- güven temelli bir ağ olarak hareket etmeleri toplamda TÜSİAD'dan daha etkili olmalarını sağlıyor. Bu süreçte, AK Parti'nin yükselişi ve küreselleşmede güçlenmesiyle beraber TÜSİAD kendisini boşlukta buldu. Türkiye'nin TÜSİAD dışı bu kurumsal, şirketsel ve ekonomik dönüşümünün bugünkü popüler deyimi de 'yeni orta sınıflar' oluyor.

ERBAKAN'LA BAĞLARI ZAYIF   

- Bu yeni orta sınıflar ile AK Parti arasında nasıl bir ilişki var?

Bu yeni orta sınıflar AK Parti'nin güçlenmesi ve toplumsal desteğini yüzde 50'lere kadar çıkarmasında çok önemli rol oynuyorlar. 28 Şubat sonrası Refah Partisi'nin kapatılmasına o günkü muhafazakar çevrelerden çok büyük bir tepki gelmemesine baktığımız zaman görüyoruz ki Anadolu sermayesi aslında Refah Partisi'nin içe dönük, AB karşıtı yapısından rahatsız ve daha farklı alternatifler arıyor. AK Parti'nin daha global, ticari ilişkilerdeki farklılaşmasına bakınca, bu yeni orta sınıflarla ilişki içinde olduğunu görüyoruz. İlk sorunuza dönecek olursam, TÜSİAD'da yönetim kurulundaki üye sayısının 10'dan 12'ye çıkması, Memduh Boydak ve Kürt kökenli bazı sanayicilerin girmesi, son dönemde Türkiye'de yeni orta sınıflaşmayı simgeleyen isimlerin TÜSİAD yönetimine girmesidir. 

- Uzun süredir kavgaların koptuğu ekonomi camiasında bundan sonra ne bekliyorsunuz?

Bundan sonraki dönemde, TÜSİAD, MÜSİAD, TUSKON ve diğer Sİad'lar arasındaki işbirliğinin daha görünür olmasını bekliyorum. Burada şunu da belirteyim: Ümit Boyner çok başarılı işler yaptı. O yüzden de Ümit Boyner'den yeni başkana geçilmesini Ümit Boyner'in görev süresinin bitip, yeni başkanın gelmesi olarak görmek lazım. Yani 'Ümit Boyner eski TÜSİAD'ı Muharrem Yılmaz yeni TÜSİAD'ı temsil ediyor' demek yanlış olur.

- Bu değişim doğal bir süreçle gelişti ama arkasındaki kodlar açısından böyle bir okuma çıkmayacak mı ister istemez?

TÜSİAD'In, ekonomik ve sektörel değişimle beraber kendisinin dışındaki aktörlerle işbirliğine girme kararı ve isteği olduğunu görebiliyorum. TÜSİAD'ın yönetim kurulundaki son değişim de onun göstergesi. TÜSİAD'ın bu yönetim ve hareket tarzıyla işbirliği temelindeki rekabeti ön plana çıkartan bir vizyon değişikliğine gittiğini göreceğiz. Türkiye'nin 2023 vizyonunda kişi başı gelirin 20 bin doları geçmesi, dünyanın ilk 10 ekonomisine girmesi hedefi var. Ekonomiyle ilgilenen kişiler, mesela MİT'nin Ekonomi Profesörü Daron Acemoğlu Türkiye'nin bu hedeflerine ulaşması için TÜSİAD, MÜSİAD, TUSKON gibi kurumların beraber çalışması gerektiğini vurguluyor. Bundan sonra gerilim değil; işbirliği temelinde rekabet vizyonu gerekiyor.

VİZYON DEĞİŞİKLİĞİ

- TÜSİAD'da yaşanan dönüşüm böyle bir işbirliği sürecinin başlangıcı mı?

Evet. Belki bundan sonra TUSKON, MÜSİAD gibi aktörlerden gelen eleştirilerin daha azaldığını görebiliriz. Türkiye'nin 2023'e giden sürecinde IMF olmayacağını görüyoruz. Bu anlamda aktörler arasındaki gerilim alanları da azalıyor. Türkiye'nin 2023 dönemiyle ilgili topluma ve diğer aktörlere açılmanın, onlarla işbirliği temelinde rekabet yapmanın kendisi için daha iyi olacağını düşündüğü için TÜSİAD'ın böyle bir vizyon değişikliğine gittiğini görüyoruz. İşbirliği temelli rekabet anlayışının MÜSİAD ve TUSKON'da da oluşabileceğini söyleyebiliriz...

- Fakat şu anda bu TÜSİAD'ın dönüşümü üzerinde yükselen bir durum. Böyle bakınca Anadolu sermayesi-İstanbul sermayesiyle olan mücadelesini kazanmış gibi görünüyor, değil mi?

Evet, kazandılar. Bu nedenle Türkiye'nin son 10 yılını, bu dönüşümün pekişmesi dönemini yeni orta sınıflara referans vermeden anlamak mümkün olmayacak. O yüzden de tüm bu gelişmelerin, gerilimlerin, gerilimlerden işbirliğine gitmenin anahtar kavramı yeni orta sınıflar.

Merkez-çevre ters döndü

Prof. Keyman 'Türkiye'de kentleşme ile beraber merkez-çevre ilişkileri tersine döndü. Artık çevreden merkezler çıkıyor.

Merkez biraz çalkantıya uğrayarak, yeni bir hal alıyor' diyor

- Yeni orta sınıflarla eski orta sınıfı birbirinden ne ayırıyor? Laiklik mi?

Hayır. Çünkü baktığınız zaman 60-70-80'lerde bizde böyle laiklik-muhafazakarlık, ya da TÜSİAD ve diğerleri tartışması yoktu. Bence anahtar kavram dönüşüm ve burada 3 önemli boyut var. 1) Türkiye'nin dönüşümü içe dönük değil, küreselleşmeye entegrasyonla oluyor. Anadolu kentlerinde ekonominin canlanmasının altında tamamıyla dış pazara yönelik üretim var. AK Parti iktidarında dış politikadaki aktif küreselleşme perspektifi bunu destekledi.  2) Avrupalılaşma kavramı. Belki son dönemlerde Türkiye-AB ilişkilerinde tıkanmayı görüyoruz ama ekonomik ve toplumsal Avrupalılaşmada bir durma görmüyoruz. Bugün de Türkiye ekonomisinin en güçlü pazarı Avrupa pazarı. O yüzden de yeni orta sınıflar hep AB sürecinin en büyük destekçisi oldular. 3) Kentsel dönüşüm süreci. Türkiye'nin dönüşümü kentleşme ile gidiyor ve bugün yüzde 78 oranında kentleşen bir Türkiye'den konuşuyoruz. TÜSİAD'ın çıktığı dönemlerinde yüzde 25 -30 oranında bir kentleşme, yüzde 65-70 oranlarında tarım temelli bir Türkiye varken, yeni orta sınıfların Türkiye'si bunun tersi. Buna sosyolojide merkez-çevre ilişkilerinin ters dönmesi diyoruz. Bence ialklik ve kültürel kimlik meselesi dördüncü sırada. Bu dönüşüm hem çok boyutlu, hem çok katmanlı bir dönüşüm.

KAYSERİ SEMBOL

- Biraz açar mısınız merkez-çevre ilişkilerinin nasıl tersine döndüğünü?

ARTIK çevreden merkezler çıkıyor. Kayseri, Konya, Gaziantep, Eskişehir, Konya, İzmir gibi. Ve merkez biraz çalkantıya uğrayarak, yeni bir hal alıyor.

Bu kentleşme ve Avrupalılaşma, küreselleşme sürecinin en önemli sembollerinden biri Kayseri'dir.

Boydaklar'ın tüm gelişim sürecine baktığımız zaman, hem Kayseri'nin bir çevre içinde merkez olduğunu, hem Boydakların büyük yapılanmasının İstanbul'da olduğunu, hem de TÜSİAD üyesi olduğunu görüyoruz. Bu da hem çevrenin merkeze gelmesi hem de çevre içinde önemli merkezlerin çıkması örneği. Anadolu Kaplanları kavramından ziyade, bugün artık çevre içindeki merkezlerden konuşmak çok daha önemli.

Anadolu Kaplanı kavramı yetersiz

- Anadolu Kaplanlarından ziyade 'çevre içinde merkez' kavramı kullanılsa daha iyi olur dediniz. Neden?

Evet, çünkü Anadolu Kaplanları eski Türkiye'deki merkez-çevre ve çevrenin çabalarıydı. Biz çevreyi artık eski anlamda çevre olarak göremeyiz. Hem merkezde çok etkililer, hem kendileri çevrede yeni merkezler çıkartıyorlar. Merkez-çevre ilişkisi yatay ve tek boyutlu bir ilişki. Benim söylediğim bugünkü ilişkiler ise çok katmanlı, çok boyutlu. Tam bir karmaşık toplum ağı var. Onun için Anadolu Kaplanları 90'ların başındaki çevrenin uyanışının simgesi, eski Türkiye'nin kavramıydı. Belki de Mehduh Boydak'ın TÜSİAD'ın Merkez yönetim kuruluna girmesiyle bunu artık çok boyutlu çok katmanlı çevrenin merkezleşmesi süreci olarak görmekte yarar var. Anadolu Kaplanı biraz daha aşağı pozisyonda, daha güçsüz, daha atılımcı...

Onun için bundan sonraki dönemlerde artık çok kullanılacağını sanmıyorum.

Kavram olarak çok geçerliliği kalmadı diye düşünüyorum. Asya Kaplanları da 90'lar dönemi

küreselleşmesi kavramıydı ama artık oralarda da kullanılmıyor. Türkiye'deki bu değişimi de yeni kavramlarla düşünmek durumundayız.

 

YARIN

- TÜSİAD bir burjuva örgütü mü? 

- Yeni orta sınıfların demokrasiye bakışı nasıl?

- Seçkinlik bitiyor mu?

 

Fuat Keyman kimdir?

Fuat Keyman, Sabancı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi, Koç Üniversitesi Küreselleşme ve Demokratikleşme Araştırma Merkezi (GLODEM) direktörü ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi (EDAM) kurucu yönetim kurulu üyesi.

Demokratikleşme, küreselleşme, uluslararası ilişkiler, sivil toplum ve Türkiye'de devlet-toplum ilişkileri üzerine çalışmaktadır.

Prof. Keyman'ın Türkiye'de ve yurtdışında yayımlanmış çok sayıda kitap ve makale çalışması bulunmaktadır.

Ariana Esma adında bir kızı ve William Nazif adında bir oğlu vardır.

Zaman gazetesi yazarı Fehmi Koru, Milliyet gazetesi yazarı Derya Sazak, Ticaret Üni. Hukuk Fakültesi Dekanı Mustafa Erdoğan'la birlikte Her pazar günü TRT 1'de yayınlanan "Politik Açılım" başlıklı programa katılmaktadır. [Vikipedi]

 

 

 

İLGİLİ YAZILAR:

KOMPLO : Hilmi Özkök Darbesi [Yalçın Küçük]

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/yazarlar/yalcin-kucuk/item/891-komplo-hilmi-ozkok-darbesi-yalcin-kucuk.html

Bir burjuva örgütü: TÜSİAD [Güngör Uras]

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/yazarlar/gungor-uras/item/7079-bir-burjuva-orgutu-tusiad.html

 

 

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

Kategori Analizler

 

Güler Sabancı: "2011 Agresif Büyüme Yılımız Olacak"

 

Ekonomide Güven Veren Bir Durum Var

Alınan Tedbirleri Destekliyoruz

Yeni Satın Almalar İşimizin Gereği

Cumhurbaşkanımızın Açıklamasına Tüm Kalbimle Katılıyorum

 

9 Mart 2011

ANKA

 

gulersabanciSabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, 2011 Yılının Kendileri İçin Hızlı Büyüme Yılı Olacağını Belirtti.

Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, 2011 yılının kendileri için hızlı büyüme yılı olacağını belirterek, "2009 kriz yılı, 2010 yılı ise toparlanma yılı oldu Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, 2011 yılının kendileri için hızlı büyüme yılı olacağını belirterek, "2009 kriz yılı, 2010 yılı ise toparlanma yılı oldu. Bizim için 2011 büyüme ve aynı zamanda hızlı büyüme yılı olacak. İçinde bulunduğumuz tüm sektörlerde büyüme öngörüyoruz" dedi.

İstanbul'da ekonomi basını yöneticileriyle öğle yemeğinde bir araya gelen ve Sabancı Holding'in hedeflerini değerlendiren Güler Sabancı, Holding CEO'su Zafer Kurtul "un da katıldığı toplantıda soruları da yanıtladı.

-"EKONOMİDE GÜVEN VEREN BİR DURUM VAR"-

"Büyümenin önünde bir risk görüyor musunuz" şeklindeki soruya Sabancı, "Büyüme için bir risk görmüyoruz. Önümüzdeki 3-5 yıl Türkiye'nin istikrarlı büyüme sağlayacağı bir dönem olacak. Temel göstergeler iyi gidiyor. Bir tek cari açık meselesi var. O konuda da ekonomi yönetimi büyük hassasiyet gösteriyor. Biz alınan tedbirleri destekliyoruz. Hükümetin ve ekonomi yönetiminin Mali disiplin ve ekonominin ısınmasına karşı ciddi bir duruşu var. Bunların tümü bize güven veriyor. Sayın Babacan'ın açıklamaları ekonomide bütün dengeleri gözeten bir içerikte ve Merkez Bankası'nın uygulamaları ile birlikte güven veren bir durum var. Bir kaygı görmüyoruz. Ayrıca dünyada da küresel büyüme trendi var, bunun da olumlu etkisi söz konusu" şeklinde yanıt verdi.

-"PETROL FİYATLARINDAKİ YÜKSELİŞ KALICI OLURSA RİSK OLUŞUR"-

Eğer bir risk oluşursa bunun içerden değil dışarıdan gelebilecek bir risk olacağına işaret eden Sabancı "Dünyayı alarme etmeyelim ama petrol fiyatları en önemli risk unsuru olabilir. Petrol fiyatları yükselişini sürdürür ve yüksek fiyatlarda da uzun süre kalırsa bu dünya için bir tehlike oluşturur. Küresel ekonomik büyümenin yanı sıra yeni yeni toparlanmaya başlayan gelişmekte olan ekonomiler de olumsuz etkilenebilir. Bu durum Türkiye'yi etkileyebilir" dedi.

-"YENİ SATIN ALMALAR İŞİMİZİN GEREĞİ"-

Sabancı Holding'deki yeniden yapılanmayı değerlendiren Güler Sabancı, "Yeni CEO'muz Zafer Kurtul kendi çalışma düzenini kuruyor. Sigorta ve perakendeyi birleştirdik, aynı yönetim altına koyduk ve sigortayı Haluk Dinçer'e bağladık. Aslında çok dağılmıştık, bunu yeni bir toparlanma olarak görebilirsiniz" diye konuştu.

Güler Sabancı, Grubun yeni satın almaları olup olmayacağı yolundaki bir soruya ise, "Beş ana iş kolundayız ve bu işlere odaklanmış durumdayız. Öncelikle mevcut iş kollarında büyüme hedeflerimiz var. Agresif büyüme hedefliyoruz. Bu büyümeyi gerçekleştirecek hem Mali gücümüz hem de insan kaynağımız var" karşılığını verdi. Herhangi bir sektörden çıkma ya da şirket elden çıkarma yaklaşımı olup olmadığı konusunda "Böyle bir portföy yöneten bir grup olarak bir yandan yeni satın almalar yaparken, bir yandan da doğru zamanda, doğru şeyleri elden çıkarması, ortaklık yapmayı düşünmesi gerekir. İşin gereği neyse onu yaparız. Ancak şu aşamada böyle bir şey yok" açıklamasında bulundu.

-"CUMHURBAŞKANIMIZIN AÇIKLAMASINA TÜM KALBİMLE KATILIYORUM"-

Toplantıda güncel konularla ilgili sorulara da yanıt veren Sabancı, yaklaşan genel seçimlerle ilgili olarak, "Seçimleri sağlıklı ve huzur içinde geçirmek bizim beklentimiz. Türkiye'de demokrasi gelişti ve artık modern demokrasilerden biri oldu. Ancak eksiklerimiz ve iyileştirme alanlarımız var. Buna da açık olmalıyız" dedi.

Son dönemde bazı gazetecilerin göz altına alınması ve tutuklanması konusundaki görüşlerini soran bir basın mensubuna, "Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuda Pazar günü çok güzel bir açıklama yaptı. Bu açıklamaya bütün kalbimle katılıyorum. Kamuoyu vicdanı diye bir şey var. Öte yandan da tabii, hukuk devletiyiz. Hakimlerin, savcıların görevleri var. Hukuk düzenimizde daha hızlı ve daha etkin bir sisteme ihtiyacımız olduğu ortada. Bunu her alanda görüyoruz. İş hayatında da bu böyle" yanıtını verdi.

 

  

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

Kategori Haberler

Tefeci Cumhuriyet mi?

Cumartesi, 21 Nisan 2001 22:00

 

 

Tefeci Cumhuriyet mi?

 

Yalçın Küçük/Balgat

22 Nisan 2001 SAYI: 718 – Aydınlık

 

KRİZ YANLIŞ AKBANK’IN KAZANDIĞI DOĞRU

Acaba bir yanlış-doğru cetveli ile başlayabilir miyiz; bir Sabancı ile bir bankacının resmi ile süslenen haber, “Akbank: Krizde Kazandık” diyordu ki, burada “kriz” yanlış ve “kazandık” doğrudur. Çünkü yaşananlar, ülkenin bütün zenginliklerini bir avuç oligark aileye aktarma sürecidir.

Başka bir haber, “verginin amazonları” başlığını taşıyordu, en çok gelir vergisi verenlerin başını, kadınların çektiğini duyuruyordu; bu, “kriz” iddiasına karşın bazı kadınların Türkiye’de en çok kazanç topladıkları anlamındadır. Doğru, “kriz” işte bunun içindir, yalnız bu en kazançlı kadınların bir meziyet veya tahsilleri yoktur, konken ve bezik ustası olduklarını düşünebiliriz, fakat babaları bunlara bir “koç”, bir “sabancı”, bir “şahenk” soyadı vermiştir ve bir de banka hediye etmiştir, doğrusu budur.

KOÇ, DOĞAN, SABANCI, ŞAHENK YAPTIKLARI TEFECİLİK

kocdogansabancidogusÜçüncüsü, ben eski ve yeni dünyada böyle bir yalan okumadım, bilmiyorum, Sabah, “işte halkın güveni” diyor ve Hürriyet, “derviş bonoları kapışıldı” diye bayram yapıyordu; yanlış ve yalandır. Hazine ihale’sine katılanlar, koçbank’tan bir memur, akbank’tan bir başka memur, Şahenk’in garanti bankasından bir diğeri, A. Doğan’ın dışbank’tan bir vekilharç, Karamehmetler’in pamukbank’tan bir memurdur, başkası yok ve kendi beş buçuk adamını “halk” sayan bir matbuat var. Doğru, üç ayda yüzde otuz üç reel faizle devlet kağıdı alıyorlar, faiz gelirini peşin kesiyorlar ve Osmanlı’nın son zamanlarında Galata bankerleri daha insaflıydı, yaptıkları tefeciliktir.

Bunu, Ecevit-Bahçeli-Yılmaz yönetimiyle yapıyorlar ve odalar birliği bunların gitmesini ve tüsiad bunların kalmasını istemektedir; çünkü tüsiad içinde örgütlü bu tefeciler, artık esnafı ve tüccarı da boğmaktadır. Bunun anlamı şudur, tefeci-oligarklar, işçiyi ve memuru soğana çevirdiler ve şimdi sırada, esnaf, tüccar ve sanayici var; ağlıyorlar ve banka borç ve faizlerinde kısmi bir konsolidasyon için yalvarıyorlar. Şu anda, Ruscasıyla, “nyet” cevabını aldılar.

İHANETİN DAHA BÜYÜĞÜ

Okuyanlarımdan özür diliyorum, “eski aydın ihanetleri” incelemesi gelecek haftaya kalıyor ve şimdi daha büyük bir ihaneti açıklamam gerekiyor; içiçedir. Jane’s Defence Weekly’yi izleyenlerimiz olmalıdır; JDW 20 Eylül 2000 sayısında, kestim ayırdım, Amerikan Savunma Bakanlığı araştırma ve mühendislik dairesi başkanı H. Mark’ın bir demeci yer alıyordu, ve teknolojik istihbarat üzerinde duruyordu ve bir yerde “unutmayalım, hepsinden önemlisi insan istihbaratıdır” diyordu, İngilizce “more important, and that is the human intelligence” yazılıyor ve çok zaman “humint” olarak kısaltılmaktadır. İnsan istihbaratı, “humint” bugün Amerikan emperyalizminin en önemli mekanizmalarından birisi haline gelmektedir ve bunu, çok yakın bir zamanda, 27 Mart 2001 Amerikan Senatosu’ndaki bir hearing’deki konuşmalardan da anlıyoruz, bir uzman, humint’in önemine işaretle, buradaki başarının çok zaman şansa da bağlı olduğunu, “successess are matters of chance”, dillendiriyordu.

derviskilicdarDERVİŞ HUMINT İÇİN Mİ GELDİ?

Bu bende, acaba Dervişzade Kemal’in buraya “humint”, insan istihbaratı için mi gönderildiği sorusunu uyandırmaktadır; çünkü, Türkiye’ye gelen Baba Bush, Dervişzade için, “şanslısınız ki, bu insan sizin için çalışıyor” demişti, eğer bu insanı bizden saysaydı, “böyle bir insanınız olduğu için şanslısınız” demesi gerekiyordu ve Dervişzade, sürekli insan tanımaya çalışıyordu. Açıkladığı sözde-programda gördük, yapmış olduğu temaslar ile açıkladıklarının hiçbir ilgisi bulunmamaktadır ve muhtemelen humint yapmaktadır.

DERVİŞ’İN PAPANDREU VE FABİUS İLE ÇİZGİ DIŞI GÖRÜŞMESİ

Bitmez tükenmez yerli görüşmeleri ayrı, annesi Amerikalı ve dünyaya Amerikan yurttaşı olarak gelen Yunan Dış İşleri Bakanı Papandreu ile görüşmesi çizgi dışıdır ve Ecevit’in buna müdahale edememesi düşündürücüdür; İsrail Dış İşleri Bakanı Peres’ten iktisat dersi almasa da insanda bir tebessüm etkisi yapmaktadır. Belki de emir yüksektendir ve humint için serbesti tanınmaktadır; fakat bir teması, Dervişzade’nin amigosu olmaya hevesli Hürriyet’ten Sedat Ergin’i rahatsız etti ki üzerinde durmak istiyorum; S. Ergin, Mit Müsteşarlığı zamanında Ambasadör Sönmez Köksal ile çok yakın ilişkilere girmişti ve Ambasadör Köksal, Fransa’nın Ermeni kararları nedeniyle ve Fransa’ya tepki olarak Paris’ten Ankara’ya çağrılmıştı ve şu anda Ankara’dadır. Bunun anlamı, biz şu sırada Fransa ile resmi görüşme yapmıyoruz; fakat, Dervişzade Kemal Efendi, Hürriyet’in bir uçak rötarı masalı ile verdiği bir haberle, Bonn yerine Paris’e sefer etmiş ve ansızın Fransa Maliye Bakanı L. Fabius ile görüşmüştür, S. Ergin, belki de S. Köksal’a bağlılığından bunu eleştiriyordu, haklıdır. Yalnız burada şaşırtıcı olan, Fabius’un önceden randevu olmadan ve uçak kaçırdığı için Paris’e gelen birisini hemen kabul etmesidir; ama şaşırmıyoruz, Yusuf Besalel’in “Ünlü Yahudiler” kitabından, sayfa 66, öğreniyoruz, Fabius yahudidir ve Derviş Ailesi’nin de sabatayist olduğu kesindir, demek bir dayanışma var.

WASHINGTON’UN YENİ ADAMI

Bu üçüncü darbe girişimi oluyor; yakın zamanda, Washington, Özal ve Çiller’den sonra adamları Dervişzade’yi yerleştirmeye çalışıyor, Çiller’inkini aşan bir yalan rüzgarı ile karşı karşıyayız. Washington’a kiralık aynı kalemler, Çiller’in sözde güzelliğini, bir kalede Clinton’la on dakikada mercimeği fırına verebildiğini yazıyorlardı ve hepsini şimdi Dervişzade için tekrarlıyorlar.

Bir: Hürriyet’e göre, telefonu eline alınca Fransız elçisi, Fabius sanmış, Dervişzade olduğunu bilememiş, Fransızcası görülmemişmiş, asıl yalanın böylesi görülmemiştir. Uzun yıllar Amerika’da yaşayan anadan doğma bir Fransız bile fransızcayı aksanlı konuşmaktadır ve Derviş’in Türkçesi de aksanlıdır ve daha önemlisi, bakanlar telefon etmezler, sekreterleri var ve elçileri de sekreterleri bağlamaktadırlar.

TELEVOLE PROFESÖRÜ

İki: Bizim eski arkadaşımız ve şimdi televole profesörü Asaf Savaş Akad’ın arkadaşıymış, Asaf’ın karısı Nilüfer’in kardeşi, Ankara’da Dekan C. Göle’nin de arkadaşıymış; teknik olarak imkansızdır, çünkü, adı geçen bu iki akraba hep Türkiye’de yaşamışlar ve Derviş’in ise bebekliği hariç Türkiye’deki yaşamı topu topu iki yıldır. Doğrusu şu olabilir; Star, 2 Nisan 2001, Dervişzade’nin tenis arkadaşı için, “aynı zamanda amcasının kızı İnci Göle’nin eşi olan Celal Göle” haberini vermektedir ve bize ulaşan bilgilere göre, Celal-Nilüfer Kardeşler’in annelerinin kızlık soyadı “Bozer” idi, sabatayizm konusundaki verdiğimiz kriterlere uymaktadır. Doğrusu ve bizim bildiğimiz, sabatayistlerin akrabaları ve dinkardeşleri arasında rahat ettikleridir.

HEDEFİ DOLARI YÜKSELTMEK

Üç: Önce doların 1 milyon yüz bin lira olacağını ilan etti ve sıkıştırılınca bu benim “teknisyen hesabım” deyiverdi; bunu söyleyeni, biz Planlama’da işten atardık ve üniversitede sınıfta bırakırdık. İktisat teorisi ve bilgisine göre, dövizin fiyatını hesaplamak hiçbir zaman mümkün değildir, bunun için dinamik bir ihraç eğrisi ve yine dinamik bir ithal eğrisi postüle etmek gerekir ki, şimdiye kadar hiçbir iktisatçı buna cüret etmemiştir. Söylediği hesab değil, hedef idi ve şimdi buna dönüyoruz.

İTHAL İKAMECİLİĞİNİ TERKETMENİN İFLASI

Çok kısa olarak söylenecekler şunlardır; a) fiyat istikrarı hedefinden vazgeçilmiştir. b) Düzen, 1997 Kore Krizi’nin hemen arkasından yapılması gerekeni, büyük bir devalüasyonu, şimdi ve çok gecikmiş olarak yapmaktadır ve sürekli devalüasyon kararı alınmıştır. Dervişzade ve Merkez Bankası’nın başına getirilen, Banka giriş sınavını kazanamamış, ancak ımf-partizanı olduğu için başkan olabilmiş, Serdengeçti, doların fiyatını yüksek tutma çabası içindeler, izlenimleri yanlış ve tersi doğrudur. c) Tasarruf açığı hastalığının yanında ödemeler dengesi açığı Türkiye’yi şiddetle tehdit etmeye başlamıştır ve bu, Demirel’in korkak sesle dillendirdiği, Özal’ın bir din haline getirdiği ve Çiller-İnönü, Çiller-Karayalçın, Çiller-Baykal Hükümetlerinin insafsızca sürdürdükleri politikanın, ithal ikamesi yönelişli sanayileşme programlarını terk ile ihracat yönelişli sanayileşmeyi göklere çıkaran yolun iflasıdır. Kalkınma hedefi mazi olmuş, sanayileşme unutulmuş, döviz getirici faaliyet olarak tekstil, inşaat ve turizm kalmıştır, benim “tit” dediğim işte budur. Asya krizi sonucunda bu ülkelerdeki büyük devalüasyon, Türkiye’ye tekstil pazarlarını kaybettirmişti; pazarları kazanmak ve turist çekmek, işçilere konut satmak ve dışarda inşaat yapabilmek için sürekli devalüasyon kaçınılmaz görünmektedir. Önce Ecevit’in dalgalı kur ile tekstil ihracatına ve turist girişlerine hız kazandıracağı masalı ve sonradan Dervişzade’nin açıkladıkları, sürekli devalüasyonun tek yol olduğu anlamındadır. Ancak sonuç hüsrandır; çünkü, iktisatta geç tedbir, tedbir değildir, bunu biliyoruz. Artık tek sonuç devalüasyon kaynaklı sürekli enflasyondur.

İSTİKRARSIZLIK BATAĞINA SÜRÜKLEDİLER

6lisebekeDünya Bankası ve Para Fonu, kilit yerlere yerleştirdikleri adamları, Özal-Çiller-Derviş veya Erçel-Serdengeçti-Öztrak ile Türkiye’yi istikrarsızlık batağına sürüklediler ve devam ediyorlar; çünkü, “tit” hem istikrarsızlık batağı ve hem de kan çanağıdır. Tekstilde Türkiye’nin rakipleri Güney Kore, Bangladeş, Malezya ve benzerleridir; buralarda ücretler hayvansal düzeydedir ve tekstil yerleri toplama kamplarını andırmaktadır, sürekli devalüasyon ve emekçileri daha da ezerek, Türkiye’den her zaman pazar alabilirler. Dış turizmin ahlaksızlığı şart koşması bir yana, iç çatışmalar ve salgınlar nedeniyle çok istikrarsız olduğu da kesindir; mevsimlik ve sendikasız işçi çalıştırma eğilimlidir. Öte yandan dışarda iş alan müteahhitlerin işçileri Türkiye’den götürdükleri son uçak kaçırma vakası nedeniyle bir kez daha ortaya çıktı; bunlar da sendikasızlardan çalışma kampı kuruyorlar ve sürekli devalüasyon istiyorlar. Demek, ödemeler dengesini düzeltme umudu, sürekli devalüasyon ve her yerde çalışma kampı kurmaya kalmıştır; öyleyse, Albay Türkeş’in en kanlı döneminde merkez komitesinde olan Yaşar Okuyan’ın şu anda Çalışma Bakanı olması hem zorunlu ve hem de anlaşılır olmaktadır. Lokomotif “tit” ise titçi bakan yerindedir.

İŞÇİ PARTİSİ’NİN EKONOMİ KURULTAYI

Bunları bu kadar kısa ve kristal halde nasıl mı yazıyorum; önceki hafta, İşçi Partisi’nin düzenlediği, “Halkçı ve Devletçi Ekonomi” Kurultay’ını izledim, önce, televole iktisatçılarından ayrı, hem ülkesini seven hem de bilgili bir iktisatçı kuşağı olduğunu görerek pek çok sevindim. Meslekten bir iktisatçı ve bir iktisat profesörü olmama karşın, bir bölümü arkadaşım ve bir bölümü öğrencim olan konuşmacılardan, çok öğrendim; uzman ve profesörlerimiz, “Özal İhaneti” ile birlikte, bütçe finansmanının vergiden borçlanmaya kaydırıldığını bilimsel bir biçimde bize anlattılar. Bu hem anayasa’nın ihlali ve hem de maliye bakanlığı ile merkez bankası’nı hiçbir ekonomik politika uygulayamaz hale getirmek demek oluyordu ve devlet tam bir acz içine düşürülmüştü, bilinçlidir. Ülkemiz, Galata Bankerleri’nden daha insafsız tefecilerin eline teslim ediliyordu; ancak bizim tefecilerimiz çok zayıf ve çok daha insafsız oldukları için, dışardan serseri para getirmek zorunlu oluyordu. İşte bu nedenle, Özal’ın imzasını taşıyan 32 sayılı karar ile ülkemiz, kirli dövizler için bir dingonun ahırı durumuna düşürülmüştür; döviz bir gün gelip bir gün sonra çıkabilmektedir, böyle bir yolsuzluk dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Öyleyse yüksek faiz sürekli ve söylenenler yalandır.

Demek, Demirel’in davulunu çaldığı, Özal’ın açtığı, İnönü-Karayalçın-Baykal ile destekli Çiller’in genişlettiği bu ihanet yoluyla, ödediğimiz vergilerin tamamına yakın bir bölümünün, devletten kağıt aldıkları bahanesiyle ve “faiz” adıyla, Koç’un, Sabancı’nın, Karamehmet’in, Şahenk’in, Doğan’ın veya karılarının ya da kızlarının cebine aktığı bir dönem başlamıştır. Demek Doğu Perinçek Arkadaşımızın, bir televizyonda, emekçilerin vergilerinin aktığı yerlerden birisi olarak Sakıp Sabancı’nın cebini tutması bilimseldir.

146. MADDEYİ BİLMEMEK MAZERET SAYILMAZ

Demek şimdi, bu ihanet yolunda sırada, içlerinde büyük reformatörümüz Mithat Paşa’nın temelini attığı Ziraat Bankası’nın da bulunduğu kamu bankalarının talan edilmesi var; bu iş için, Dışbank’tan bir, Koçbank’tan bir, Mng Bank’tan bir adam tahsis edilmiştir ve ne yazık, güven verebilmek için adamların eski solcu oldukları ilan edilmektedir. Demek tefeci ahlakı, iliklerine kadar işlemiştir, ölü solculardan bile kar etmeye çalışıyorlar. Fakat her halde yaptıklarının tamamının, ceza yasasında yazılı, madde 146, anayasal düzeni, “tağyir ve tebdil veya ilgaya” yönelik olduğunu bilmiyorlar; fakat biz kanunu bilmemenin mazeret sayılmadığını biliyoruz.

 

 

  

 

http://www.gazetevatanemek.com/