18 Nisan 2014

47 Maddelik Seçim Analizi : Sol-kemalizm, kemalizmin en yüksek aşamasıdır

Salı, 07 Nisan 2009 22:00

 

 

YALÇIN KÜÇÜK'ÜN 47 MADDELİK SEÇİM ANALİZİ

 

Odatv.com

8 Nisan 2009 

 

Bir: 29 Mart 2009, cumhuriyet  isyanı için borazanın  üflendiği  tarih’tir. 
Kıyam’a dönüşür mü, bilemiyorum ve görmek durumundayız. İsyan, merkez’den gelen bir bozukluk ve baskıya tepkidir. Kıyam, yeni rejim ve/veya düzen için kalkışma sayılmaktadır. 
İki: Seçime  üç parti girdiler ve bunlar akepe, saadet ve dtp oldular. 
Seçim, Diyarbakır’da yapılıyordu. Akepe, mutlak olarak yenilmiştir. 
Tayyip Erdoğan çok daha yenilmiş ve adeta dövülmüştür. Mos mor’dur. Ve kalkışı zordur. 
Artık bir Tayyip Erdoğan yoktur ve karşımızda sadece “Dorian Gray’in Portresi” var. 
Yığınlar tarafından sevildiği, kredisi, imajı ve hatta karizması  olduğu imajının  medyatik bir yalan olduğu artık ortaya çıkmıştır. Ülke, akepe ve kendisi için artık sadece bir yük’tür. Nöbettedir ve kaldırılmayı beklemektedir. 
Üç: Bozuk seçim üzerinde  konuşmak, bozuktur. 
Mhp, hizb-ul akepe’dir. “Hizip” Arabi’de “parti” ve Türki’de hizip demektir ve burada  mhp  hem parti ve hem de bir akepe hizbi olmaktadır.Bahçeli, nöbetsiz bir Erdoğan peşindedir. Bu nedenle de hep nöbettedir. 
Akepe, hacı şakir ve duru sabunlar benzetmesini yapabiliriz, iki ayrı ambalaj kullanmıştır ve bu  oylarını artırabilmek için kullanılan bir ticari/reklam  yoludur. 
Hizbul akepe’nin  oylarının üçte biri  chp’nindir. Hizb-ul akepe yine yüzde on sınırındadır ve  mantıklı olan da budur. Oyunu artırmasını beklememek durumundayız. 
Hizb-ul akepe sınırdadır ve sınırı aşması için neden bulunmamaktadır. 
Deniz Baykal, akepe ve hizb-ul akepe’nin oy sandığıdır. Emniyet sandığı da diyebiliyoruz. 
Dört: Chp, seçimlere girmemiştir ve oy almamıştır. 
Seçimlerden hemen önce  çarşafa rozet takması ve  arkasından Kuran kursu açması,  seçimlerden  çekilme  anlamındadır. Cumhuriyet  Savaşı’nın  dışında bir seçim olmamıştır ve  Kılıçdaroğlu düzgün fatura ve Baykal, televizyonda münazara kavgası verdiler. Orada ve Cumhuriyet’in karşılaştığı tehlikeden  kaldılar. Maksatlıdırlar. 
Baykal, Türkiye Kürtleri’ne sürekli husumet yağdırmaktadır ve o kadar öyle ki, Türkiye Kürtleri’nin yoğun olduğu yörelere gidebilme cesareti ve yüzünden yoksundur. Buna rağmen, daha önce  Kürtler ile siyasi ittifak yapmış olan bir kronik rakibini Ankara’dan aday göstermiştir. Bu, hem rakibini  düşürmek  ve hem de, Melih Gökçek’i kazandırmak içindir. Baykal’ın, akepe’yi  hükümete getirmek ve hükümette tutmak  üzere  var olduğunu biliyoruz. Zülfü Livaneli, bunun delillerini vermiş ve seçimden önce de teyid etmiştir. Yaptığı büyük hizmet’tir. 
Ve Deniz Baykal, bir Melih Gökçek  muhibbi’dir. 
Kılıçdaroğlu, Ankara’dan aday olsaydı, Gökçek yok olacaktı; Baykal, bunu hesaplayacak durumdadır. 
Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet Savaşı’ndan habersiz görünmüştür, fatura koleksiyoncusu dürüst bir vergi kontrolörü olarak çıkmıştır, çarşaf  hilecisi ile çarşafa  dolanmış  ve hiç çıkmamıştır. Kampanyayı, hep  çarşafcı siyamlı ikizi ile  sürdürmüş, tarikatlarla  flört etmeye çalışmış, hesapları düzgün bir Topbaş  olarak görünmekten  çekinmemiştir ve Topbaş’ın yerinde kalmasını sağlamıştır. 
Baykal, Kılıçdaroğlu’nunun önünü kesmek üzere aday yapmıştı ve Kılıçdaroğlu, İstanbul türünden bir yerde  Cumhuriyet’in karşılaştığı tehlikeleri umursamayarak ayakta kalmayı denemiştir. Mağlup’tur, bu yolda galip, demek durumundayız. 
Profesör  Doktor  Mustafa Akaydın’ın mucizevi  yükselişinin, Baykal ile hiç bir ilgisi yoktur;  bundan enküçük bir umudu olsa koymayacağını söyleyebiliyoruz.. Öte yandan, akepe’yi en çok  ürküten sonucun Antalya’da alındığı kesindir ve  Baykal, seçimlerin başından sonuna kadar  akepe’yi  rahatsız etmeyi aklına getirmemiştir. Ez cümle,  “diline dikkat et, dedim, başbakan olmayı öğrendi”  diyen odur ve Tayyip Erdoğan’ın ebesi rolünden mennundur. 
Abdi İpekçi’nin Bülent Ecevit’e rolünü taklit etmektedir ve  Özecevit’ini bulduğunu sanmaktadır. 
Beş:Mucize, henüz izah edemediğimiz sonuçlar’dır. 
Profesör Akaydın, Abdullah Gül’ü vurmuş ve kaydırmıştır.Oturduğu yerden fırlatmıştır. 
Diyarbakır  ile birlikte en büyük ve en sert vuruş budur. 
Altı: Profesör  Büyükerşen, Tayyip Erdoğan’ı vurmuş ve  kaydırmıştır. Oturduğu yerde oturtmuştur. 
Artık Eskişehir madalyalıdır. Hakiki ve  üçüncü İnönü Zaferi’dir. Makus talihi tersine çevirenler arasında sayabiliyoruz. 
Profesör Akaydın ve Profesör Büyükerşen adına yazılan zaferler,  yök’e, başına konan  Yusuf Ziya’ya indirilmiş, darbedirler. Cumhuriyet üniversitesi düşüncesine sahiplenme ve güvenmedir. 
Yedi: Artık Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül, yabandırlar ve topraksızdırlar
Havadadırlar. 
Öyleyse, 2001 Devalüasyonu ve Krizi ile getirildiler. 2009 Krizi ve  de facto devalüasyonu ile,  düşeyazdılar. 
Sekiz: Bakanlara, “bakanlarım” demektedir ve  kapı dışarı atmaktan söz edebilmektedir.Cumhuriyet’e çok yaban bir oryantal patron’dur. 
“Patrona  Recep” dönemi artık tarihtedir. 
Türk zenginleri için,  yaklaşık 1915-1925, 1942-1945 dönemlerinden sonra , üçüncü primitif akümülasyon  devresidir. Ancak ahlaksızlık hiç bir zaman  bu düzeyi bulmamıştı, İstanbul yine bir “Kahpe Şehir” ve  aynı anlama gelmek üzere, Babilon’dur. 
Dokuz: Seçim sonuçları haritalarına baktığımızda, tersinden Sevr görüyoruz
Sevr, artık kesinlikle yenilmiştir. Tersine çevrilmiştir. 
Ölçüler farklı ancak  parçalar aynıdır;  Sevr’de Doğu ve Batı yakalar, Türkiye’den ve  Cumhuriyet’ten koparılıyordu ve şimdi, Türkiye ve Cumhuriyet buradadır. Sevr’de, sınırları daha dar olmakla birlikte, iç’ler, Türkiye’ye bırakılıyordu ve şimdi yaban ellerdedir. Zapedilmeleri zorunludur ve  bu ise cumhuriyet savaşı’nı gerektirmektedir. 
On: Misak-i  Milli  için  kemalizasyon savaşı, kendini zorlamaktadır
Bu tarihte kemalizasyon artık, sol-kemalizm’dir. 
Kemalizasyon, yirminci yüz yılın başından bu yana, kişileri aşan, bir  ideolojik ve programatik kategoridir. Türkiye Kürtleri, her zaman işaret edildiği üzere, kemalize’dirler ve 29 Mart’ta bir daha  gösterdiler. 
Bir Misak-i Milli coğrafyası olan Musul ise islamo-judaik işgal ile  istibdat altında bir  bölgedir.  Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar’ın  vasiyetine uygun olarak kemalizasyon aşamasındadır. 
29 Mart 2009 tarihinde Sevr çöp sepetine atılmıştır. 
Şimdi, sırada, Lozan’ın eksiğini tamamlama ve Lozan’ı aşma var. 
Sol-kemalist bir program olarak durmaktadır. 
On Bir: Diyarbakır Bölgesi’nde  bir kemalistin  akepe’ye oy vermesini düşünemeyiz. Gaflet sayarız. Eğer bu bir subay ise,  kemalizm’e ihanet içindedir. 
This is the question. 
On İki: Musul Kürtleri ile  Türkiye Kürtleri’nin birliği gündemdedir
29 Mart’ta  Türkiye Kürtleri, laik cumhuriyete  bağlı olduklarını ortaya koydular. 
Kürdo-Judaik Barzani’nin liderliğini reddettiler. Artık Türkiye Cumhuriyeti çerçevesinde, Musul ve Diyarbakır Kürtleri’nin birliğinden korkmamak durumundayız. 
Türkiye’de İsrael’dekinden daha güçlü olan İsrael, korkmakta ve korkutmak istemektedir. 
On Üç: Seçimler, siyonist projeler için  çok büyük darbedir
Milliyet Gazetesi ile  Habertürk Televizyonu  yenilgiye uğramıştır. 
On Dört: Hürriyet Gazetesi, İsrael Devleti ile  birlikte  kurulmuştur. 
Habertürk Gazetesi,  siyonist  “ottomanization”   ve  aynı anlama gelmek  üzere, “Yeni-Osmancılık”  döneminde  çıkarılmıştır. 
Habertürk ve Milliyet, seçimlerin iki yenileni oldular. “Ençok yenilenleri” demek istiyorum. 
Birinin Kılıçdaroğlu’na ve diğerinin Baykal’a yapışması, yenilgiyi sınırlı tutabilmek  çabasıdır. Seçim sonuçlarından çok korktular. 
On Beş: Yurtta sulh,  türkifikasyon ve cihanda  sulh ise, Musul’un İsrael’e saklanması şeklinde anlaşılmıştır. Bu anlayış yanlıştır. Değiştirmek zorunluğu var. 
29 Mart, aynı zamanda, Tağmaç-Evren-Özkök Ordu Yolu’na  bariyerdir. 
Kurmay sınıfının anlaması yerindedir. 
On Altı: Türk-İsrael devletlu izdivacı, hem yurtta barış ve hem de Orta Doğu sulhünün önündeki en büyük engeldir. Akademik dersleri bozmaktadır. 
Kürt Savaşı, Diyarbakır’ı İsrael’e rezeve etmek anlamındadır. Bu açıklığa, bir kez daha, çıkmıştır. Kürt Savaşı, her açıdan,  bölmek içindir. 
Artık mantığı, hiç bir açı ve taraftan, yoktur. 
Acıları, ancak ortak sevinçler  tedavi edebilmektedir. Musul hedefi, ortak sevinç kaynağıdır. Türkler, Kürtler, Türkmenler ve Solcular’e hitap etmektedir. 
Sol-kemalist bir hedeftir. 
On Yedi: Seçimler, Cumhuriyet Mitingleri’nin devamıdır
Daha büyük ölçüdedir. Cumhuriyet Mitingleri, Sultan Ahmet Mitingi’nin devamıdır ve genişlemektedir. 
On Sekiz: 29 Mart 2009 tarihinde, “Ergenekon Fesatı” son bulmuştur. 
On Dokuz: Türkiye, Ekim 2008 tarihinden itibaren müdahale altındadır.  Bu düşük yoğunluklu bir müdahaledir. Ama  müdahale vardır. 
Bu sonuçları, Ordu’nun müdahale etmeme haline bağlamak, ahmakça’dır. 
Ergenekon Tertibi, sonunda,  hem  Fethullah Gülen ve hem de İddianame ile şube sorguları  canibinden Türk Silahlı Kuvvetleri’ni  hedef almıştı. Kürt Savaşı’nda önde gelen subayların  tutuklanmaları,  Silahlı Kuvvetler’e karşı suçlayıcı ifade  derlenmek istenmesi,  devlet  politikası olarak Hizbullah’a verilen  görevler sonucu  doldurulan  kuyuların açılması, ki burada  kamu görevlilerin iştiraki hiç bir şekilde inkar edilemez ve edilmemektedir,  hem  Batı’da ve hem Doğu’da  en doğru bir şekilde değerlendirilmiştir. 
Kürtler, en geniş anlamda, ekonomist değil  politik bakmışlardır. İslamo-Jüdaik  plancıların planları boşa çıkmıştır. 
Yirmi:  a) 28 Şubat 1997 Muhtırası’nın  okunduğu gün, zamanın Genelkurmay Başkanı  Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı,  İsrael’de idi, o gün gelmiştir. Karadayı’nın  Kudüs’te yaptığı konuşmaların bir bölümü yabancı dillerde yayınlanmıştır; Türk Genelkurmay Başkanı’nın İsrael’in güvenliğini çok fazla düşündüğünü anlıyoruz. İsrael canibine, İsrael’i “saran” tehlikeleri anlata anlata bitirememektedir ve İsrael’e giden ilk genelkurmay başkanı’dır. 
Muhtıra’yı, bu arada,  konuşmadı mı, bu sorudur. 
b) 3 Kasım 2002 Günü, Genelkurmay Başkanı  Orgeneral Hilmi ÖzkökWashington’a uçuyordu, o gün, Türkiye’de  çok önemli, önceden  hazırlanmış ve  sonuçları tahmin edilebilen  bir seçim  vardı. Orgeneral Özkök,  akepe’nin  tek ayaklı  hükümetini, ben hep “diktatorya”  tavsif ettim,  Washington’da takdis  ediyordu;  islamo-jüdaik bu diktatoryayı, Türk Silahlı Kuvvetler’in kabul ve desteklediğini, Washington’a, şahsen, teyid etmek üzere gitmişti. Müdahale’dir. 
2001 yılından itibaren  meşru başbakan Bülent Ecevit’e karşı askeri-medyatik darbenin başı olan  Orgeneral Özkök,  bir  kritik seçim günü ülkesini terk ile Washington’a uçan ilk Genelkurmay Başkanı’dır. Müdahale etmektedir. 
Ergenekon Tertibi’nde “İsrael’in Adamları”  görünmemektedir. 
Koruma altında mıdırlar; henüz bilemiyoruz ve sadece  soru’dur. 
Yirmi Bir: Türk Silahlı Kuvvetleri, Tağmaç-Evren-Özkök  çizgisini henüz terk etmiş olmaktan uzaktır.
Yirmi İki: a) İsrael, Türkiye’de, İsrael’de olduğundan daha güçlüdür. 
b) Bir “desislamization” üzerinde düşünmek  isabetlidir.
 
İkincisini,  2002 yılında, hükümete getirilen takımı, yüksek komutanların otuz yıldır en çok istedikleri ekip olduğu tespiti ile birlikte, öngörmüştüm. Birincisini uzun yıllardan beri dillendiriyorum. 
Sallanan her  telgraf telinde İsrael nefesi vardır. 
Elrom hariç, Türkiye, İsrael’in Adamları için,  en emniyetli mekan’dır. 
İkinci İddianame’de çelişki çoktur.29 Mart Akşamı itibariyle Deniz Baykal’a gösterilen Aydın Doğan desteği ve bu arada “Gandi”  başlığı,  dezislamizasyon’dan, “tehlike” görüyorlar,  yüksek korkuyu haber vermektedir. Çok korktular ve korkuyorlar. 
Yirmi Üç: İslamlaştırma ile yoksulluk, yolsuzluk,  ahlaksızlaşma ve bölünme tehlikesinin  ortaya çıkması, çok hızlı bir fakirleşme ile  gözleri tahrip eden bir zenginleşmenin bir arada yaşanması ve judaizasyon, islamdan kaçışa yol açabilme kapasitesine de sahiptir. Bu da , 2002 yılında açıklıkla  tahmin edilebiliyordu; formüle edilmiş durumdadır. 
1347 yılında, Avrupa’da patlayan, Kırım kaynaklı, “Veba”, Black Death, benzer bir  kaçış yaratmıştı; dinden kaçış tarihlerini biliyoruz.  Sürekli felaketler  ve savaşlar, akılcılığı da ileri sürebilmektedir. Türkiye’deki yüksek bir dinsellik gösterileri ile birlikte  gelmişti; kaçışın daha hızlı olmasını bekleyebiliyoruz.
Deniz Baykal, İslam’dan  kaçışın hızını  kesebilmek için,  bir çarşafçı ve bir Kur’an kursu tertipçisi çıkarmıştır. 
Siyamlı ikizlerden birisi bunu  tertip ettiği ve  ve diğeri buna uyduğu için,  artık göklerdedir. 
Yirmi Dört:   Türban, Mustafa Filmi,  paralara konulan Osmanlı eliti ve tarikatçı zevat fotoğrafları   ve Baykal’ın çarşaf ile  Kuran kursu  hamleleleri, İsrael  desteklidirler.
  Bu, akepe’nin bir devlet politikası olması ile eş anlamlıdır; Abdullah Gül’ün başını çektiği “yeni osmanlıcılık”  senaryosunun unsurları arasındadır. İsrael çıkışlıdır,  ama, şimdi, İsrael’de tereddütler  başlamış  durumdadır. 
İsrael kuruluşunda, Arap kuşatmasını, “Kurbağa Politikası” ile açmayı denemişti, sıçrayarak, Etiyopya, İran ve Türkiye ile bağlar kurdu, Türkiye’ninki bütün ölçüleri aştı. Ben-Gurion’un sözüyle bir “metres ilişki” düzeyine yükselmişti. Ancak 1993, Çiller ile birlikte, “İsrael Darbesi” sonucu, 1996 yılı gelindiğinde,  yeni bir “Hazar Devleti” sendromu   yaşamaya başlamıştık.Tarihimizdeki  Üç “Hazar Devleti” halimizin üçüncüsüdür. 
1993 Çiller Darbesi akabinde  gelen Erdal İnönü-Tansu Çiller ve Tansu Çiller-Necmettin Erbakan Hükümetleri,  İsrael ile tek devletin  kapısını açtılar. Bu açıdan artık 1996 yılı da bir milat’tır ve yüksek İsrael ve   Türk yöneticilerin, belirli aralıklarla bir araya gelmeleri artık antlaşmalara bağlanmıştır. 
Davos’ta olan, bir karı-koca kavgası nöbeti’dir. Kontroldan çıkarak maksadını aştığını biliyoruz. 
Şimdi tereddüt okuyoruz ve tereddüt şudur;  Musul’daki Kürdo-Judaik Devlet ile İsrael bağlantısı ve Diyarbakır’ın  tehdit edilmesi,  Neo-Konservatif  iktidar, Kürdo-Jüdaik Devlet, İsrael ve Amerika Birleşik Devletler  beraberliğini gözlerden gizlenemez hale getirdi.Bu,  anti-amerikanizm ile anti-siyonizm’in  birbirine artırarak, pekiştirerek, birleşmesidir; Amerikan karşıtlığında yep yeni bir aşamadır ve  kütleselleşmedir. Bu islamlaşmanın, İsrael açısından,  tehlikelerini,  gözler önüne sermesi anlamındadır.
Kürdo-Jüdaik Devlet  plus İsrael plus Amerika Birleşik Devletler,  anti-amerikanizm’in  fırını oldular. 
Demek, akepe, üstlendiği işi yapamamıştır. Tayyip Erdoğan, declassé ya da raté haldedir. 
Seçim mitinglerinde  Erbakan’ın, “Tayyip, Türkiye İsrael’in vilayeti oluyor” diye bağırması ve  dtp sözcülerinim, anti-siyonist söylemi yükseltmeleri ise  İsrael için tehlikenin, sonradan su yüzüne çıkan,  delilleri  durumundalar. Görüyoruz. 
O halde, bütün sırmaları dökülmüş bir Tayyip Erdoğan ve  değeri son derece devalüe edilmiş bir akepe var.
Yirmi Beş: İkinci İddianame,  Tayyip Erdoğan’a ait, sara hastası raporları olduğunu  ve devlet ricalinin elinde bulunduğunu da kayda geçirdi. Washington ve Tel-Aviv için bu bilginin yeni olduğunu düşünemeyiz. Yeni olan  Erdoğan’ın  Davos’taki nöbet halidir; kendisine seçim malzemesi olabilecek bir atışmayı sınırında tutamayarak  bir  epileptik kriz görüntüsü vermişti. Aydın Doğan gazeteleri, bunu tespit etmekten geri kalmadılar ve İkinci İddianame’de sara  tespiti olduğunu da haber verdiler. 
Batı  başkentlerinde  not edilmiş olduğu şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Kuşku duymuyoruz. 
İslamlaşmış Türkiye’de  anti-siyonist nöbetlerin  riski daha yüksektir. 
Kaldı ki, artık Arap ve müslüman ülkeler için “İslam” Türkiye  bir model olma şansını yitirmiştir. Araplar ve İran  tarafından görüldüğünde, artık Türkler’e söylenen her söz, İsrael’in bilgisi içindedir. Akepe dönemi, müslüman ülkelerde Türkiye’yi  gülünç hale sokmuştur; karşılarında, Araplar’dan daha müslüman, ne söylenirse, “gel senin aranı bulayım” diyen  bir  gariplik var. Kendi halimize acımak zorundayız. 
Yirmi Altı: İsrael’in kurbağı’yı bir daha sıçratması  ve Musul ve Diyarbakır’ı kolonize ettikten sonra,  İç Asya’nın çok laik, Kazağıstan ve Özbekistan  Devletleri ile  ittifak arayışına girmesi ihtimal dahilindedir.İşaretler var. 
Rusya kökenli Liberman’ın partisinin iktidar ortağı olması ve dış işleri bakanlığını alması, bu arayış ve işaretler ile pareleldir. İsrael için İç Asya’da  Rusça konuşma imkanı doğmaktadır. Kurbağa bir daha sıçratılabilecektir, deneyebilirler  ve  buradayız. 
Yirmi Yedi: Her türlü devlet olma kurallarının  bir tarafa bırakılmasını , tek parti döneminde dahi görülmemiş bir partizanlığı, valiler ve kaymakamların il başkanı ve ilçe yöneticisi  olmalarını ihmal edemeyiz. Buna, seçmen kütükleri yolsuzlukları da dahil edilmek zorundadır. Bunlar ile birlikte  akepe oyunu, yüzde otuz dörtün altında  sayabiliriz. Hizb-ul Akepe ise, tekraren kaydediyoruz, yüzde on sınırındadır ve bu durumda,  cumhuriyet savaşında, karşı pusula, yüzde kırkın az üzerindedir. Cumhuriyet savaşçıları ise, yüzde otuz beşi bulmuştur. 
Bu sayımda  isabetli tahmin yaptığı kabul edilen A.Gür’ün, bir muhalefet olması halinde, akepe’nin  oyunun daha çok düşmüş olacağı tesbiti, kaydedilmeye değmektedir. Demek, seçim  muhalefetsiz yapılmıştır ve  sayılanlar, cumhuriyet  isyanı için  atılan pusulalardır. Şimdi pusula atma dönemindeyiz. 
Sandıklara atıldılar. 
Yirmi Sekiz: a- Anayasa Mahkemesi’nin  kapatma kararı, b-Balbay Günlükleri, c-Seçim sırasında onüç yaşında  bir öğrencinin, Erdoğan’ın otobüsüne  alınarak, boynunun moraltılması,  benzer, nöbet sahneleri,d- 29 Mart’ta üflenen borazan, düşüşün kilometre taşlarıdır. İslamizasyon ve akepe, varlık nedenlerini kaybettiler. Başladılar, demek daha isabetlidir. 
Desislamizasyon  ihtimali en çok plütokrasi’yi  korkutmuş durumdadır. Korku kimlikleridir ve korkuyorlar. 
Korku, Türkiye’de önemli politik manivelalardan  birisidir ve öndedir, diyebiliyoruz. 
Yirmi Dokuz: Bir ayrım yerindedir. “Ilımlı İslam” Devleti ile ılımlı “İslam Devleti” arasında ayrımyapılmaktadır. 
Judaize, vahşi kapitalize ve amerikanize islam’a, “ılımlı islam” denmektedir. Bu, esas olarak,  İsrael ve Amerika Birleşik   Devletleri’nin  ortak  proje ve politikasıdır. Refah bölündükten sonra, vahşi kapitalist, İsrael’e bağlı ve Washington ile vasalite ilişkinde  bir parti, kabala  ampullü ve  Yahudiler’de bir  kabile  olan “ak” adlı bir fırka, kotarıldıktan sonra, iktidara  getirilmiştir. Bu getirilişte, Kemal Derviş, Devlet Bahçeli, zamanın  meşru başbakanı  Ecevit’i  devirmek üzere cunta kuran ve  pek çok gazeteci ve  televizyoncuyu yanına alan, zamanın Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, en önde  oldular  ve en önemli rol oynadılar. 
İktidara getirilen  akepe, İsrael’de yeniden hükümete gelen Likud’a, Dt Partisi’nin Pkk’ya olduğundan daha yakındır. Birinci yakınlık için dinsel ve ulusal bir zorunluluk yoktur ve ikincisini  silmek  ise  çok zordur. Çünkü, Doğu’da kazanın altındaki ateşin pkk  tarafından yakıldığını hep biliyoruz. 
Özkök,  bu islamist hükümet ile ilişkisine  “şiir gibi” diyebiliyordu, Erdoğan da Özkök’e, bir nöbet halinde, “gel Hocam, seni arabama bindireyim” buyuruyordu; unutulmaları imkansızdır. Demek ki, islamcı hükümet, Ordu’nun desteğinde, oturmuştur ve  artık bir tarihi hüküm olarak kaydedebiliyoruz. 
Her ikisi de daha sonra nöbet ve nöbet hallerini tekzip ettiler. 
İlaveten, şunu tespit edebiliyoruz,  “İslam Devleti”, tekeliyetin ve Türk plütokratlarının   yeni anayasasıdır. Daha önceki  Tayyip Erdoğan  münzaralarında Ertuğrul Özkök’ün,  televizyon üzerinden, “üniversitede türbanı savunduk, lisede olmamasını istedik” sözü, ılımlı “İslam Devleti” tarifini vermektedir. “İslam Devleti”,   Harika Altmışlı Yıllar’ın sonundan itibaren bir devlet politikasıdır. 12 Mart 1971 Diktatoryası’nın, 12 Eylül  1980 Diktatoryası’nın,  3 Kasım 2002  Diktatoryası’nın,  genelkurmay başkanları Orgeneraller Tağmaç, Evren, Özkök tarafından savunulmuştur. Yerleştirilmiştir, diyebiliyoruz. 
Kemalizme ihanet buradan başlamaktadır. 
Eylülist Diktotarya, İslamizm’in Altın Çağı’dır. 
Osmanizasyon’un başıdır. 
Akepe, bir devlet politikasıdır. Devlet seçimidir, diyoruz. 
Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’nin, Samsun-İskenderun hattının Doğusu’nu, şeriata, tarikata ve akepe’ye  bırakmaları bir devlet kararıdır. 
Planlamasında İsrael var. Perspektif planlamadır ve  ileriye doğru, ayırmak anlamındadır. 
Peki “islam devleti” neden mi; sendika ve grevleri kaldırmak, fabrika  sükunetini realize etmek,  esir ücretini sürdürmek için, “İslam Devleti” vazgeçilmez olmaktadır.  Vazgeçilmez olan bir de  ahlaksızlık var. Artık  “ahlaksızlık” ile magazin’i birbirinin yerine kullanabiliyoruz. 
Zıtların birliği ile  yaşıyoruz. 
Orta Çağ’da papaz ile cellat  yan yana iş yapıyordu; birisi son duayı yapmakta ve ikincisi idam etmektedir. 
Şimdi  dinselleştirme ile magazin birliktedir. Eleledir. 
Aksi halde patlaması kaçınılmazdır. 
Krizden sonra Türkiye’nin, Forbes tasnifine göre, dolar milyarderleri sayısında büyük azalma yaşanmıştır, ancak kalan on üç dolar milyarderin en az onu, “yeni zengin”, nouveaux riches,  sınıfından  çıkıyorlar. Aynı zamanlarda, şu günlerde, gazeteler, üçüncü sayfalarında, kredi kartını veya borcunu ödeyemediği ya da geçinemediği için çıldıran, cinnet geçirerek seri cinayet işleyen ve intihar eden  insanlarımızın haberlerini yer bulmakta sıkıntı çekmektedir. Bunlar birbirine bağlıdır; milyarder sayısında ve yoksullukta artış birbiriyle bağlantılıdır. 
Pazara çıktığında aynı anda iki  tarihi köşk alan titçi’lere, “tit, turizm-inşaat-tekstil sektörleri”, bu  akepe dönemindedir. Grev yoktur, sigortasız işçi kuraldır, çocuk işçi  tit’in, “insan kaynakları”  anlamındadır. 
İslam Devleti ve fahişelik sektörünün, dizici aktivitenin genişlemesi, zıtların birliğinin sağlamasıdır. 
Otuz: Aydın Doğan-Ertuğrul Özkök,  akepe’nin kapatılmasına karşı durdular ve  dünyanın her köşesinden hukukçu getirip kapatmanın  yanlışlığını anlattırdılar; bir gün pişmanlık duyacakları kesindir. Şecaat arz ederken sirkatin söylemekten geri kalmadılar; amma, yine de,  Aydın Doğan bunu dillendirirken  gözlerine  nem  sürüyordu, liselerde türbanı istememekte, ancak, üniversitede  türbanı şart görmektedir. 
Şimdi mi, 29 Mart’tan sonra  gazeteciliği ve  televizyonculuğu bırakıp estetik cerrahisi dükkanı açtılar. Ummadıkları bir darbe ile karşı karşıyadırlar. İslam Devleti’nin kaymakta olduğundan kaygılıdırlar. Güzelleme yapıyorlar; yeminler ediyorlar, bir hanım, cumhuriyetçilerin zaferinden memnun olduğunu haber vermiş ve amma velakin  artık türbana itiraz etmiyormuş, bunu özenle  baş yazı yapıyorlar, İslam Devleti’ni koruma peşindeler. 
Otuz Bir: Londra’da  Obama ile  Erdoğan’ın yan yana olduğunu defaetle yazdılar ve buna bir de Sarkozy’nin kıskandığını eklediler. Her zaman yaparlar. 
Bir aşırı dalkavukluk ihtiyacı varsa, “yan yana” resim basarlar, biliyoruz. Yıllardır hep yaparlar, ben de hep  düzeltiyorum, “aile fotoğrafı” diyorlar,  çekilirken,   alfabe sırasına göre  dikilirler, galiba başta, Arjantin’den bir hanım vardı, Arjantin’in adı “A” ile başlamaktadır ve alfabenin ilkidir, yine biliyoruz. Amerika’nın adı “United”  ve Türkiye’ninki , Turkey; “U” ve “T” önemlidir, böylece başlıyorlar. Ne yazık,  hiç bir  İngilizce dictionary’de,  bu iki harf arasına başka bir harf girememektedir; eğer bir Turban Republic olsaydı, turb, turk’den  önce olduğu için, ilm-i hurufiye bunu emrediyor, Obama’nın yanında, Turban’ın başbakanı,  Mr Abdullah  olabilir, dikilecekti ve Abdullah olmadığı için Recep Erdoğan dikilmiştir. İlm-i Hurufiye budur; eskiden  Bush ile Sezer  yan yana duruyorlardı. Ve bunda kasıt bulunmamaktadır.  Obama’nın bir yanında da Medvedev dineliyor; muhtemelen ülkesinin İngilizce adı “U”  ile başlıyordu,  “union”  olabilir, United’dan öncedir. 
Çok yazık, İslam’ın kayma ihtimalinden çok ürküyorlar; çok çocuklaşıyorlar. En kibar sözcükle ya çok dalkavukluk ya da alzheimer  hallerine işaret etmek  durumundayız. 
Ama hiç sıkılmıyorlar. 
Otuz İki: Bir de  “zirve” yaptıkları haberi var. Utanmamaktadırlar. 
Otuz Üç: İkinci İddianame’yi, akepe karşıtlarının yazdıklarından kuşku duymuyorum. Birincisine göre hep birlikte “kaos” yaratıyorduk, arkasından Ordu, müdahale edecekti, kaos’u,  bunun için  yapıyorduk.İkincisinde öğrendik ki, önce darbeler olmuş, kaos, bu kez arkada kalmıştı; tekziptir. İkincisi, birincisini tekzip etmektedir ve  her halde  ergenekon fesatçıları yazdılar. 
Bir; şeytan varmış, peki şeytan varsa, Allah   bir de Yalçın Küçük’ü neden yaratmış, savcıların en önemli sorularından birisi budur. Doğru,  Mütareke Dönemi’nde de  münevveran meleklerin cinsiyetini tartışıyorlarda, mevzu nedreti yaşadılar.  Doğru, bir ülkeye bir şeytan yetmektedir. Peki Allah, şeytantan sonra  Yalçın Küçük’ü neden yarattı, pek merak ediyorlar ve   israftır, bir şeytan yeterlidir, ikincisi, “tövbe tövbe” daha şeytandır ve de  Allah’ın hatasıdır. İddianame’nin meselesi işte budur ve cevabını ben de bilmiyorum. Yalnız, bilsem de söylemeyeceğim kesindir. 
İki; Yaşar  Büyükanıt, Genelkurmay eski başkanı, Abdullah Gül’ün İngilizce  bilmediğini, İngilizcesi’ni hiç kimsenin anlamadığını, “gakguk” ettiğini  söylüyormuş; ikincisinden öğreniyoruz. Yaşar Paşa, bir de ,Gül’ün daha tehlikeli olduğunu ifade ediyormuş, “asıl tehlike” diyormuş, bu ifade  çok tehlikelidir. Ürkütücü buluyorum ve daha sonra  bu iki önermeyi de tekzip etmesine seviniyorum; aksi halde saygısını ve saygımızı kaybetmemiz kaçınılmazdır. 
Şunun için ekliyorum, Milliyet’in başı S.Ergin ve Hürriyet’in başı E.Özkök’e göre,  Obama ile Erdoğan, aile fotoğrafı için yan yana dikilmekle kalmadılar,  bir de “mini zirve” yaptılar. Peki nasıl yaptılar; zirvede  ne kulaklık ne de tercüman görülüyordu, “gakguk” mu konuştular; işte soru budur. Her halde, Obama ile Erdoğan bu zirvede, “gakguk” diliyle konuştular ve  doğrusu konuşmaları imkansızdır. Çünkü birisi İngilizce ve diğeri Türkçe bilmemektedir. 
Aydın Doğan’ın, kendisine, yaklaşık,  bir milyar dolar vergi cezası kesen Tayyip Erdoğan’ın  böyle sert  düşüşüne  dayanamadığına hükmetmek zorundayız;  “attan düştü ve fıtık oldu”  diyememektedir.İslam Devleti’nin de düşmesinden korkmaktadır. Buradayız. 
Her halde mesele şudur, yan yana fotoğraf çektirmişler, platformdan yan yana  inmeleri  normaldir, yan yana yürüyecekler, doğaldır, önlerini bir hanım kesmiş,  Angelika  Hanım  diyebiliriz, Obama ile iki kelam ediyor ve Tayyip Erdoğan bakıyor.Yabancı dil bilmeyenler bakarlar. Erdoğan da bakar, hep biliyoruz. 
Bu halden düşüşün ve  Türk plütokrasinin İslam Devleti’ne bağının çok kuvvetli olduğunu çıkarıyoruz. Önemli olan çıkarım’dır. 
Otuz Dört: İki yılı mütecaviz bir zamandır, her televizyon programında, Gül’ün, İngilizce bilmediğini  ifade ile İngilizce bilenlerin yanında biliyormuş görünmesini, “takiye” de diyebiliriz, ülke çıkarlarına aykırı buluyordum. Tekzip edilmeyi can-u gönülden niyaz ediyordum, Yaşar Paşa Hazretleri, İddianame’de beni teyid ile daha sonra İddianame’yi tekzip eylediler. Sevindim. 
İkincisini her halde ben yazdım. Yalçın Küçük’ün şeytandan daha zeki olduğunu her halde ben yazarım; “gakguk” lafı de her halde  beni doğrulamak için İddianame’ye konmuş durumdadır. Şimdi üçüncüdeyiz. 
İkinci İddianame’de  bir de, Tayyip Erdoğan’ın  sara hastalığı ve raporu olduğuna dair bir kayıt var.Erdoğan’ın, “Epilepsi ile Orgazm” kitabıma açtığı tazminat davasından sonra, bu, İkinci’deki malum kayıt, Erdoğan’a bir  darbedir.Önce haber yaptı, ancak,  seçim sonuçları belli olduktan sonra Hürriyet’in bunu haber yapmış olduğu için çok üzüldüğünü tahmin edebiliyorum. Hürriyet, benimle savaşını, kitaptaki kitabın adıyla, “Doğan Savaş”, kaybetmişti ve şimdi kabul etmektedir. Erdoğan’ın sara raporu, İkinci İddianame’dedir. 
Ama ben içinden biliyorum,  “Hürriyet”, Erdoğan’ın “şeker” ya da  “fıtık” olmadığını kesinlikle biliyordu. Cumhurbaşkanı yaparak kurtulmak istiyordu; epilepsi ve üniversite diploması önünde bariyer oldular. 
Yine de, İkinci İddianame’yi, benim yazmadığımı, iddia ediyorum. Çok çelişiktir. 
Otuz Beş:  İkinci İddianame’ye göre, sara  raporu, Yaşar Büyükanıt tarafından hastaneden alınmış ve  Cumhurbaşkanı’na sunulmuştur. O halde,  Güven Hastanesi ve muhtemelen de, ne yazık şimdi yaşamıyor,   Doktor Sümer Hanım’dan alınmış olduğunu düşünebiliriz, nörolog idi ve müdavi doktor olmuştu; öncesinde, nöbetin görülmemesi için, Erdoğan’ın otomobilini kilitlemişler ve muhtemelen nöbet boyunca zaman kazanmak için, otomobile balyoz operasyonu yapmışlardı. Şimdi, İkinci İddianame’de okuyoruz; artık aşikardır. 
a-Cumhurbaşkanı Sezer, Hilmi Özkök’ün genelkurmay başkanlığı kararnamesini imzalamakla sorumluluktan kaçmıştır. Vahim hatadır. 
b-Erdoğan ile ilgili  sara raporunu muameleye koymamakla, eğer İddianame’deki iddia doğru ise,  sorumludur. 
Otuz Altı:Durum değişmiştir. 
Aydın Doğan, Deniz Baykal ve Fethullah Gülen’in, Abdullah Gül’ün  kalıcı cumhurbaşkanlığında anlaştıklarını düşünebiliriz. Anlaştıkları andan itibaren Gül’e, kalıcı ve cumhurbaşkanı muamelesi  yapmaya başladılar. Hürriyet’in İddianame’deki sara raporunu, 29 Mart öncesinde,  haber yapmasını da buna bağlayabiliriz. 
Gül, bir cumhurbaşkanı rolüyle Erivan’a gitmeye cesaret edemiyordu. Erdoğan, Gül’ün  ciddi ciddi cumhurbaşkanı rollerine çıkmasına,  izin vermiyordu; Gül, Afrika’ya gidebilir, Afrika’dan konuk alabilir, amma,  Pakistan ve Afganistan misli yerlerden  “cumhurbaşkanı”  gelince, Gül’ün yanında, kendisi de oluyordu; Türk Devleti’ni küçük düşürdüklerini bilmiyorlar. Talabani gelince de, Erdoğan, kendisi,  görüşüyordu; Londra’daki finans toplantısı, Türkiye  açısından,  bir protokol ziyaretiydi; Gül’ün gitmesine izin vermediği kesindir. 
Gül bunu bilmektedir, bir akşam üzerine kadar  Erivan Seferi’ni açıklayamadı,  tüsiad adına Aydın Doğan’ın kerimeleri  Arzuhan Hanım “git” dedi ve gitti. Aydın Doğan bu  seferi bir “zafer” olarak sundu, nerede ise  resmi tatil sayılacaktı; fazla geldi, Erdoğan’ın ilk hücumu işte Erivan Seferi’nden tam dönüştedir. Sefer unutuldu, Erdoğan’ın Doğan Holding’e karşı savaşı başladı; Erdoğan, Baykal, Doğan ve Gülen’in, Gül’ü  kalıcı  cumhurbaşkanı  tutmak için anlaştıklarını kesin sayıyordu. Sorun buradadır.Zaferi, cenk’e çevirmesinin nedeni buradadır. 
Otuz Yedi. a-Aydın Doğan, ideolojik olarak  İsrael-Amerika kampına, ancak ekonomik açıdan Almanya’ya bağlıdır. b-Almanya, Türkiye’nin bu kadar islamize olmasından  ve Orta Doğu’nun  tamamen Amerika ve İsrael güdümünde girmesinden  çok rahatsızdır. c-Deniz feneri Dosyası,  Almanya’nın, Türkiye’nin içine müdahalesidir. d- Aydın Doğan, bu müdahaleye katılmak zorundadır,vasal efendinin savaşlarında katılmaktadır.. e- Deniz Baykal taraftar olmuş ve Gülen’e bağlı Zaman Gazetesi ve diğerleri nötr kalmışlardır. f-Tayyip Erdoğan’ın  sağlığı ve dolayısıyla sinirleri bunları kaldıramamaktadır, Aydın Doğan’a ikinci hücum ve seçim kampanyasını bunun üzerine bina etmesi, kaçınılmazdır. 
Ayağının altındaki toprağın kaydığını gören Erdoğan, kendi ayağına  sıkmaya  başlamıştır. Aydın Doğan, bunlardan birisidir ve iki tane sıkışı daha var. 
Otuz sekiz: Türkiye’nin son yüz elli yılına, Hristiyan-Yahudi Savaşları açısından bakabiliyoruz. Ermeni Tehciri, Mübadele, Büyük Selanik ve İzmir Yangınları, 6-7 Eylül Olayları, 1964 Tehciri, hep buradadır. Ermeniler , bu arada Hrant Dink ile Yunaniler de  böyle bakıyorlar; ekleyebiliyorum. 
Otuz Dokuz: Hrıstiyan  dünyasının, Trabzon’da Rahip Efendi’nin, Malatya’da Hıristiyan misyonerlerin ve İstanbul’da Hrant Dink’in, Trabzon bağlantılı olarak, Topal Osman’ın memleketidir, İstanbul’da öldürülmelerini, Hristiyan Savaşları’nın devamı olarak görmeleri ihtimal dahilindedir. 
Buna tepkisiz kalmalarını  beklememek zorundayız. Teorik yaklaşamamız yerindedir. 
Kırk: Albay Türkeş’in son zamanından başlayarak  Bahçeli döneminde, mhp, pasifist bir görüntü vermeye özen gösteriyordu. Ancak, Bahçeli’nin eski mücadele arkadaşı Muhsin Yazıcıoğlu, buradan  ayrıldı ve  özellikle Hrant Dink’in öldürülmesi olmak üzere,  eski yol ile bağlantılı görülüyordu. Cenazesi bunu kuvvetlendirdi; devlet töreni yapıldı ve  bir savaş komutanı olarak, bir dergaha gömüldü. Gömüldüğü yere gömülmesi zordur. Yasalara çok aykırıdır. 
Aynı zamanda tarikat  töreni olmuştur. 
Rahşan Ecevit’in katılmasını tarikat işareti saymak zorundayız. 
Genelkurmay’ın katılımı, “devlet töreni” anlamındadır. Başta Maraş Katliamı, o sırada  Orgeneral İrfan Özaydınlı içişleri bakanı ve Sivas Katliamı, o sırada  Tansu Çiller-Erdal İnönü çifti hükümette idiler,  unutulamamaktadır. Ama unutmaktadırlar. 
Kırk Bir: Suikast  var mı; varsa, dış  güçlerin  eli mahsulü olmalıdır. Hıristiyan Dünyası’nın bir marifeti olarak düşünebiliriz. Büyükçe bir eli arıyoruz. 
Kırk İki: Sivas Belediye seçiminde ise, Fethullah Gülen’in teveccühünü arayabiliriz. 
Artık Gülen’in, Türkeş’in varisleri ile  ilişki kurma zamanı gelmiştir. Egenekon Tertibi’nden yüksek  komutanların Gata’ya yatırılmalarını, “gatakülli” diyecek kadar  ölçüsüz bir dönemindedir. İktidarın eşiğinde olduğunu hayal etmiş olması ihtimal dahilindedir. Mhp ve Bbp ilişkisi gündemdedir. 
Kırk Üç: Korku, maniveladır. 
a-
15-16 Haziran 1970 yılında, İstanbul Proleteryası, iki gün, İstanbul’u kontroluna almıştı ve Ağustos 1970 tarihinde, Başbakan Demirel büyük bir devalüasyon yaptı;  devrimci hareketler artacaktı, korku var ve  aslında  çifte korku demek zorundayız. 
Bütün hazırlıklar,   Avcıoğlu-Madanoğlu liderliğinde, sol-kemalist ve  “baasist” de deniyor, bir yönetim içindi,  yüksek komutanlar, kemalizmden çok korktular ve  Madanoğlu ve Avcıoğlu’nun bertaraf ederek, 12 Mart Diktatoryası’nı kurdular. Sendikaları yıktılar ve aydınları tıktılar. 
b-Altmışlı Yıllar, “harika”  yıllar oldu ve  seksen ve doksan ve 2000 ile başlayan on yıllar, sadece ve sadece, “bir daha asla Altmışlı Yıllar” anlamındadır. Yetmişli Yıllar, Türkiye tarihinin en kanlı iç savaşını yaşıyordu ve  mahalleleri  solda “direniş komiteleri” yönetiyor ve öldürülüyorlardı. Bahçeli ve  Yazıcıoğlu,  sola karşı hücumda en öndedirler. Yüksek komutanlar, çok ürktüler ve kemalizmin kökünü kurutmaya karar verdiler. Bu, 12 Eylül Cuntası’dır. 
Eylülizm,  islamın altın çağı’dır. 
Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül ve diğerleri, 12 Eylül’ün yetiştirip şekil verdikleridir. 
c- Biz, kemalizm ile sosyalizmi  ayırmaya ne kadar özen gösterdiysek, yüksek komutanlar, birleştirmeye çalıştılar. Kemalizm’e ihanete mahkum oldular. 
28 Şubat 1997’de hem yaptılar ve hem de geri almaya kalktılar. Doğru, gitmesini istiyorlardı, amma, kemalistlerin gelmesinden korkuyorlardı. Tasfiye ettiler ve  içlerindeki kemalistleri tasfiye ediyorlardı. Bunu yaparken daha çok “Atatürk” dediler. 
d-2001 Devalüasyonu, tarihin en büyük esnaf eylemine yol açmıştı. “Provokasyon” dediler ve  hepsinden çekindiler. Korkularını  islamla yenmeye çalıştılar. Zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kıvrıkoğlu, yakın mesai arkadaşı Orgeneral Özkök’ün irticaya  meyilli olduğunu çok sonradan, yıllar geçtikten sonra, Özkök’ün emeklilik yıllarında anlayabildi. . Özkök, akepe’yi iktidara “taşımak” ile  tarihe düşmüştür. 
e-İstanbul Ticaret Odası’nın eski başkanı Mehmet Yıldırım, yeniden başkan olmak üzere yaptığı mücadeleyi kaybedince, İstanbul ticaret odasını tarikatlardan kurtarmak için çalıştığını söylemişti; yenildi,  tüccar sermayesi  “islam devleti” için kararlı ve ısrarlıdır.  30 Mart 2009 sabahı, gazeteleri aldığımızda, başta Aydın Doğan gazetelerinin, islam devleti’nin kayma ihtimalinden ne kadar çok korktuğunu görüyorduk. Büyük sermaye, plütokrasi, utandırıcı ölçüde, islam devleti seçimini yapmış durumdadır. 29 Mart Seçimi’nin, en önemli ve en açık tezi işte budur. 
İslam Devleti, bir devlet politikası’dır. 
Kırk Dört: “Balbay Günlükleri” masumdur, ceza kanununun dışındadır ve çok değerlidir. 
Şener Paşa’nın, “İslam Devleti”  hükmünü bilmeden, Turgut Özal’ın, Yavuz Gökmen’e, Ordu’nun karşısına yüz bin kuvvetinde bir polis gücü yarattığını söylediğini unutarak,  şimdi iki yüz bin kuvvetinde,  çırpınışını  okuyoruz. Bunlar,  devleti dezislamize etme haykırışlarıdır ve çırpınış ve haykırış düzeyinde  bir ordu hareketi arayışıdır. 
O halde  sadece bir arayış ve yalnızca  hareket halinde bir Mahmut Şevket Paşa’dır. Tarihte yeri var. Biri hareket halinde ve diğeri hareketsiz ve  yazgıları yaklaşmaktadır. 
Şener Paşa, belki de hiç yüz yüze gelmeden Tuncer Paşa ile, Orgeneral Tuncer Kılıç, bir program yazdılar. Hareket’sizdir ve masum’dur. Ama makul bir program’dır. 
Kırk Beş: Fransız  yorumcular, şu anda da, yüksek komutanların,  akepe yanlısı olduğuna  yemin ediyorlar. Amerika’daki, çoğu Türk kökenli ve İbrani asıllı  think-tankçı’lar, zinde kuvvetlerden korkuyorlar ve “genç subayların” kazanılmasını istiyorlar. 
İçerde “ordu karışmazsa iyi oluyor” sözü de korku’dur, karanlıkta ıslık çalıyorlar. Pek korkuyorlar. 
Ancak sonuçların  ordu’yu şaşırttığından kuşku duyamayız.

Fazla  “büyük” gelmiştir. 
Cumhuriyet Savaşı’nın  körüğünü görmemek  ve duymamak imkansızdır. 
Derininde elenize sahiller,  derin derin cumhuriyet’i üflediler. 
On üç kadın belediye başkanı çıkaran  Kürtler, cumhuriyet’i yaktılar. 
Ve kurmay mekteplerinin  tarikatçı hocaları yandılar. 
Kürtler, 1920 Cumhuriyeti’ni birlikte kurduklarını iddia ederek, bunun şeklen ve resmen kabulünü  talep ediyorlar. Kaybı söz konudur ve hükmü yoktur. 
İş, yeni kemalist  cumhuriyet’i birlikte kurmaktadır. Birlikte mücadele, ortak sevinç’tir. Asıl kabul, buradadır.
Kırk Altı: a- Almanya, İslam Devleti’ne müdahale etmiştir. 
b-Herzel, biz  “Erçel” diyoruz ve “Gerçel” de mümkündür, Sultan Hamid ile müzakere ederken, Filistin’e, toplu Yahudi Göçü’ne izin verilmesi halinde, “Aliya” deniyor,  Batı’nın Ermeniler’e yapılanları duymayacağını vaad ve teyid ediyordu; şimdiki sözcükle, medya üzerindeki tekellerinden  emindirler ve Herzel, masaya koymuştu. Davos’ta Erdoğan nöbeti “hayırlı” olmuştur ve  Herzel’in vaadi, yüz yıldan daha uzun bir zaman sonrasında, tersinden,  realize   edilmektedir. Ateş serbesttir, komutunu duyabiliyoruz. 
7 Ocak  Günü, tutuklamak üzere polisler beni evden alırken   sadece “diktotarya”  bağırmıştım ve daha önce Calligula’da bir cumhuriyetin yıkılışını ve  üstünde  tepinmeyi yazmıştım. Hep “oryantal despotizm” kategorisini kullandım, Montesquieu’den bu yana pek bilimseldir,  bilmiyorlar mı; ben onların kitaplarından öğrendim. Şimdi yazıyorlar, tutarsız, öfkeli ve sorunlu diyorlar, yarın John Hopkins raporunu da bulup çıkarırlar; çünkü Herzel, “atış serbest” komutunu şimdi vermiştir. 
Oboma’nın Ankara’da olduğu gün okunan New York Times’da bir Mr. Cohen,  “Kagan” okuyabiliriz, Erdoğan ile  konuşmasına başlarken, yazısında,  “of  brisk and  borderline brusque” tavırlı,  tasvirini veriyordu; “brisk”, Fransızca “brusque” sözcüğünden türemektedir,  birincisini “acul” ve ikincisini “kaba” ve hatta “blöfçü” olarak anlayabiliriz. Demek ki, Herzel, artık barajları açmıştır ve Erdoğan için çok ağır yazılmaktadır. Üzücüdür. 
Şimdi, Hareket Ordusu’nu harekete geçirmek isterlerse, bu, esas itibariyle bir “gönüllü” ordusu idi ve içinde  dokuz yüz kadar açık Yahudi yurttaşımız da vardı, her halde  Gandi’den veya çarşafçı siyamlı ikizinden  ve tabii Ertuğrul Özkök’ten izin almazlar. Herkesin sınırlarını tatma zamanındayız. 
Artık kimselerin Lusyen Hanım’dan izin almaya  ihtiyacı yoktur. 
29 Mart’ta  cumhuriyet için isyan borusu çalınmıştır. 
Dp ve Anap’tan sonra Chp’nin de  tükenme sürecine girdiği, partilerin il ve ilçe örgütlerinin tamamen ortadan kalktığı, milletvekilleri ve belediye başkanlarını, Erdoğan veya Baykal’ın atadığı, belediye başkanlıklarının mültezim’e  verildiği, o kadar öyle ki, milletvekillerinin belediye başkanı olmak üzere, Ankara’da yolsuzluklar merkezileşmiştir,  meclis’i bırakma yarışına girdiği  bir dönemde, seçim edebiyatı iki yüzlülüktür.Şu anda içinde  boğuluyoruz. 
Yüzde 23 veya yüzde otuzla belediye başkanlığı  tombaladır; iki turlu seçimi düşünemeyecek kadar  oryantal despotizme vurgunuz. Demek ki, bozuk seçimden konuşmak bozuk bir iştir. 
Tek bozuk olmayan, yüzde otuz beş ölçüsünde pusulanın, cumhuriyet isyanı için, sandığa atılmasıdır.Durum, budur. 
Pusula, pusula’dır ve şu anda atılacak başka yer bulunamamaktadır. 
Kırk Yedi: Kemalizm’in sol-kemalist aşamasındayız. 
Sol-kemalizm, kemalizmin en yüksek aşamasıdır.

 



BLM_ve_EDEBYAT_-_arka

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 


1076 Kez Okundu Son Düzenlenme Pazartesi, 31 Aralık 2012 04:19

Yorum Yazınız

(*) ile belirtilen zorunlu bilgileri girdiğinizden emin olunuz. HTML koduna izin verilmiyor.