02 Ağustos 2014

 

Kütahya Porselen yılda 80 milyon parça üretiyor

 

gungorurasGüngör Uras

Olayların içinden

guras@milliyet.com.tr

MİLLİYET – 30 Kasım 2011

 

Bir porselen fabrikasını daha önceleri gezmemiştim. Koskoca makinelerde kaolin, kuvars ve feldispat karıştırılıyor.

Bir kısmı toz halinde, bir kısmı hamur halinde makinelere gidiyor.

Toz halindeki ham madde preslerde sıkıştırılıyor. İncecik tabak, çanak haline getiriliyor.

Sonra bu incecik yarı bitmiş tabak çanak önce 900 derece daha sonra 1.400 derece ısıdaki fırınlara giriyor.

Fırın dediğiniz bir alev tüneli... Her köşesinden har har alev fışkırıyor. Har har doğalgaz yanıyor. Hem de 24 saat. Durmamacasına.

Pişen tabak çanak bu defa sırlanıyor. Gene fırına giriyor. En sonunda bir başka ısı tünelinde sıcaklığı yavaş yavaş düşürülüyor.

Porselenin girdisinin yarısı kaolen denilen bir tür kil. Bu porselenin şekillendirilmesini ve rengini sağlayan esas hamurun yapımında kullanılıyor.

Yüzde 25’er payı olan diğer girdilerden kuvars porselene sertlik, feldispat ise camsı görünüm veriyor.

Bu anlattığım sert porselen türü ürün yapımının hikâyesi.

Bir de renkli ürünlerin yapıldığı başka bir üretim hattı var. Bu tür üretimde porselen hamuru kullanılarak eşyaya şekil veriliyor.

Porselen kupalar, kulplu bardaklar yumuşak porselen hamuru ile üretiliyor.

Bunların fırınlanma derecesi 1.200 derece dolayında.

Fırınlar devamlı yanıyor

Fabrikada 24 saat durmayan bir üretim var. Fırınlar hiç sönmüyor.

Fırının önündeki bantlardan pat pat pat diye porselen tabaklar, çanaklar, kaseler dökülüyor. Çalışanlar bunları topluyor, paketliyor.

Nafi Güral’ın porselen üretimi yapan fabrikalarının yıllık üretimi 80 milyon parça imiş. Dünyada en büyük kapasiteye sahip.

Üretimin yüzde 60’ı ihraç ediliyor.

Ben fabrikadaki üretim aşamalarını basitleştirerek anlatıyorum.

Kütahya Porselen’in Genel Müdürü Rüştü Düver ile birlikte, makinelerin, fırınların arasında saatler boyu dolaşınca, bu işin güçlüğü, emeğin önemi görülüyor. İnsanın bir porselen tabağa verdiği değer artıyor.

Üretim aşaması o kadar önemli ki, emekçiler makinenin hızına uymak zorunda.

Bir anlık gecikmede, ham veya bitmiş porselen eşya pat küt diye yere dökülmeye başlıyor.

Kütahya Porselen 1974 yılında çok ortaklı bir şirket olarak kurulmuş.

1984 yılında sermayesinin yüzde 75’i Güral ailesine geçmiş.

Yüzde 25’i halka açık bir şirket. Hisse senetleri İMKB’de alınıp satılıyor.

Kütahya Porselen’i Güral kardeşlerden Nafi Güral yönetiyor.

Nafi Güral, Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası’nın da başkanı.

Kaptan Nafi Güral

Kütahya Porselen fabrikası yanında Nafi Güral, Kütahya Seramik ve Ambalaj Fabrikası’nın da yönetim sorumluğunu taşıyor.

Kütahya Seramik yer ve duvar seramiklerinde Türkiye’de aynı sektördeki kuruluşlar arasında kapasite bakımından ilk beşte bulunuyor.

Nafi Güral’ın başında bulunduğu kardeşleri ile ortak bu işletmeleri dışında, bir ofset, bir porselen, bir seramik fabrikası, Afyon ve Sapanca’da 1500 yataklı 2 oteli var. Kardeşleriyle ortak olmayan işletmelerin sorumluğunu kızları ve eşi ile paylaşmış.

Bunları her gün yemek yediğiniz tabağın, kahve içtiğiniz fincanın, üzerine bastığınız seramiğin kıymetini ve bunların ardındaki emeği bilesiniz diye yazıyorum

Bunları yazmamın bir başka nedeni daha var.

Kütahya Türkiye’nin illerinden biri...

Bakınız o ilde ne tür sanayi tesisleri var? Neler üretiliyor?

Hem iç piyasa için hem de ihracat için.

İşte ekonomi bu tesisler sayesinde ayakta kalıyor. İnsanlar iş ve ekmek bulabiliyor.

 

 

Kategori Güngör Uras

 

Gürallar günde 300 bin çay bardağı üretiyor

 

gungorurasGüngör Uras

Olayların içinden

guras@milliyet.com.tr

MİLLİYET – 29 Kasım 2011

 

Kütahya’da Gürallar’ın, “Gürallar ArtCraft” markası ile sofra camı üreten iki fabrikası var.

Biri şehrin içinde, diğeri Organize Sanayi Bölgesi’nde.

Şehirdeki fabrikanın 2, Organize Sanayi Bölgesi’ndeki yeni fabrikanın bir fırını 24 saat yanıyor.

Cam fabrikasında fırının ne olduğunu görmeyen, cam sanayinin önemini zor anlar.

Camın hammaddelerini (Çoğu bu ülkede bulunan girdi toplamının yüzde 50’si kum, yüzde 20’si soda, yüzde 30’u diğer bileşenler) harman edilerek fırına atıyorlar. Fırını doğalgaz ısıtıyor. Har har yanan doğalgaz, ham maddeleri 1.600 derece ısıtarak su haline getiriyor.

Fırının içindeki havuz 1.600 derece ısıda cumbul cumbul sıvı cam dolu.

Havuz dediysek yüzme havuzu gibi bir havuz. 14.0x8.5 metre genişlikte, 1.2 m derinlikte bir cam havuzu.

Havuzdaki sıvı fırının öbür yanındaki oluktan akıyor.

Cam bardak, sürahi, kavanoz oluyor. Sonra o cam bardaklar, sürahiler, kavanozlar sıra sıra banttan dökülmeye başlıyor.

Bir: Fırının teknik ömrü olan 7 yıl boyunca 24 saat 1.600 derecede yanması şart. Yoksa fırının içindeki camlar donuyor. Fırın işe yaramıyor.

İki: Yanan fırında cumbul cumbul hale gelen ve fırının ucundaki oluktan akan sıvı camı birilerinin 24 saat bardak, sürahi, kavanoz haline getirmesi şart. Yoksa sıvı cam boşuna yerlere akacak.

Üç: Birilerinin hattın ucundan dökülen bardakları, sürahiler, kavanozları toplayıp, paketlemesi gerekiyor. Yoksa bunlar yere pat pat düşerek kırılacak.

Dört: Birilerinin de üretilen bu bardakları, sürahileri, kavanozları yurtiçinde ve dışında satmaları şart. Yoksa bunlar çöpe gidecek.

Sanayi deniliyor ya. İşte sanayi bu.

Halkımız boyuna bardak kırıyor

Bir ara bilgi Türkiye’de sofra camında en fazla talebi olan mal çay bardağı.

Şişe-Cam yılda 275 milyon, Gürallar 110 milyon adet çay bardağı üretiyor.

Kütahya’daki Gürallar’ın şehir içindeki cam fabrikalarında 2 fırın var. Cam üretme kapasitesi günde 285 ton cam.

Yeni fabrikada tek fırın çalışıyor. Günlük kapasitesi 260 ton. Gürallar’ın toplam kapasitesi günde 545 ton.

Şişe Cam’ın tesislerininki ise 1.600 ton.

Gürallar Şişe-Cam’ın üçte biri kapasitede günde 2.5 milyon parça sofra camı üretiyorlar.

Şişe-Cam’ın değişik tesislerinde 50 üretim hattı, Gürallar’ın 2 fabrikada, 3 fırında 20 üretim hattı var.

Camın yüzde 50’si ihraç ediliyor

Gürallar bir aile işletmesi.

Sevim, Rıza, İsmet, Nafi Güral kardeşlerden Rıza Güral bu işletmenin kaptanı.

Rıza Güral’ın oğlu Erol ile kızı Esin işin fiilen yürütücüsü.

Rıza Güral’ın başında bulunduğu grupta Gürallar ArtCraft Cam’dan başka Güral Makine, Güral Kiremit, Heriş Kiremit fabrikaları da var.

Manavgat ve Sorgun’da Ali Bey Hotels & Resorts markası ile 3 bin yatak kapasiteli 3 tatil köyü yatırımı yapmışlar.

Rıza Güral makinelerin çoğunu kendi fabrikasında gerçekleştiriliyor.

Tasarımda farklılık ve talep yaratmak, ürünleri içeride ve dışarıda pazarlamak için 200 beyaz yakalı, üretimde 1.700 mavi yakalı çalışıyor.

Şişe Cam’dan Gizem Sayın ile konuştum.

İçerideki üretim imkânlarımıza rağmen zücaciye ürünlerinde ithalat artarak sürmekte imiş.

2010’da ülkemize 86 milyon dolar tutarında, 68 bin ton cam ev eşyası ürünü ithal edilmiş.

2011 Ocak-eylül döneminde ithalat 92 milyon dolar ve miktar olarak 73 bin ton olmuş.

10 ayda 225 milyon adet ürün ithal edilmiş. İthalatın yılsonu itibarıyla 250 milyon adedi geçeceği tahmin ediyormuş.

İthalat Çin, Endonezya, Mısır, S. Arabistan başta olmak üzere çeşitli ülkelerden yapılıyormuş.

Esin Güral diyor ki, “Ürettiğimiz sofra camının yüzde 50’sini ihraç ediyoruz. Rekabet şartları eşit olduğunda her türlü pazarda rekabet gücümüz var. Ancak içeride çevre ülkelerden gelen düşük enerji ve işçilik girdileriyle üretilen ürünlerin oluşturduğu haksız rekabet sektörün ana sorunu haline geldi.”

 

 

 

Kategori Güngör Uras

Kütahya’da hızlı bir sanayileşme var

Pazartesi, 28 Kasım 2011 07:29

 

Kütahya’da hızlı bir sanayileşme var

  

Güngör Uras

Olayların içinden

guras@milliyet.com.tr

MİLLİYET -28 Kasım 2011

 kutahya

Kütahya denilince akla üzerlerinde özgün çizimler bulunan çini vazolar, tabaklar, duvar karoları gelir.

Eskilerde Kütahya’da Azim Çini, Vedat Çini gibi büyük çini fabrikaları varmış.

Şimdilerde çini üretimi Altın Çini ve Marmara Çini gibi büyük tesisler ile küçük atölyelerde sürdürülüyor

Ancak şimdilerde farklı sektörlerdeki sanayi tesisleri çiniciliğin önüne geçmiş durumda.

Kütahya’da sanayileşmeyi başka bölgelerdeki gibi devlet başlatmış.

1926 Yılında kurulan Sümerbank Seramik fabrikasından sonra Sümerbank Tuğla ve Kiremit, Etibank Emet Koleminit, Etibank Gümüş fabrikaları kurulmuş. Onları Kütahya Şeker, Kütahya Gübre, Kütahya Azot, Kümaş Magnezit fabrikaları izlemiş.

Günümüzde değişik konulardaki sanayi tesislerinin sayıları giderek artıyor.

Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Nafi Güral, ikinci organize sanayi bölgesinde yer kalmadığını, üçüncü sanayi bölgesi için teşebbüse geçildiğini söylüyor.

Birinci sanayi bölgesini gezdim.

65 sanayi tesisinin yatırımları insanı etkiliyor.

Kütahya’lılar otomotiv yan sanayindeki 5 önemli yatırım ile başlayan gelişmenin Otomotiv yan sanayiinin Bursa’dan Kütahya’ya kaymasını sağlayacağına inanıyor.

Gürallar yatırımda başı çekiyor

Güral kardeşler Kütahya’da sanayileşmenin önderi durumunda. Nafi Güral, Rıza Güral, İsmet Güral kerestecilikle işe başlamış.

Kütahya Porselen’in verdiği güç ile her biri bir başka alanda dev üretim tesisleri oluşturmuş.

Nafi Güral’ın başında bulunduğu Kütahya Porselen grubunun porselen, seramik, ambalaj fabrikaları var.

Bunların yanında Nafi Güral’ın aile şirketinin porselen ve seramik fabrikaları üretim yapıyor.

Güral’ın başında bulunduğu Heriş Seramik ve Turizm İşletmelerinin 2 porselen, bir vitrifiye fabrikası var.

Rıza Güral’ın başında bulunduğu Gürok, madencilik ve turizm işletmelerinin 2 cam,bir makine ve 2 kiremit fabrikası var.

Kütahyalılar Balo Projesi diye adlandırılan Batı Anadolu Lojistik Organizasyonu kapsamında, Kütahya’nın demiryolu imkanlarıyla konteyner taşımacılığında bir merkez haline gelmesinin, şehir ekonomisine büyük katkı sağlayacağını belirtiyor.

Sosyal-kültürel gelişme de önemli

Kütahya gibi hızla sanayileşen şehirlerin doğru dürüst otellere sahip olması çok önemli.

Kütahya’da Hilton Garden Inn isimli 121 odalı yepyeni bir otel açılmış.

Garden Inn otelleri Hilton’un yeni bir şehir oteli konsepti.

Bu konsepte Kosifler, 4 şehirde 4 otel binası yatırımı gerçekleştirmiş.

Kütahya, Konya, Urfa ve Mardin’de yapılan yatırımları Hilton işletiyor.

Otel Batı standardında. Müdür Abdurrahman Toprak, otelin Kütahya’ya yerli ve yabancı turist çekmeye katkı sağlayacağını söylüyor.

Osmanlı tarihinde yeri olan Söğüt, Cumhuriyet tarihinde yeri olan Dumlupınar Kütahya’nın hemen yakınında.

Ve de henüz buralara halkımızın ilgisi çekilmemiş durumda.

Aizanoi Antik Kenti, Zeus Tapınağı, borsa binası, stadyumu ile tanıtılamamış bir arkeolojik merkez.

Seyitömer’de höyük kazılarında önemli bulgulara rastlanmış.

Şehrin içindeki Ulu Cami, Dönenler Camii ve Mevlevihane, çok sayıdaki türbe, bedesten ve kilise yerli ve yabancı turistleri cezp edecek eserler.

Bunları neden yazıyorum?

Anadolu’da her şehirde bir sanayileşme, sanayi üretime yönelme arayışı var.

Ekonomi bu sayede gelişiyor. Gelir artıyor.

Ancak unutmamak gerekir, gelişmenin ekonomi yanında başka bacakları da var.

Onlar olmaz ise ekonomi işe yaramaz.

Onlar ise sosyal gelişme, kültür, sanat, eğitim ve bilimde gelişmedir.

 

 

 

Kategori Güngör Uras

Afyon ve Kütahya Mevlevihaneleri

Cumartesi, 26 Kasım 2011 22:00

 

 

 

Neler görürsün, gezsen Anadolu’yu

 

Güngör Uras

Olayların içinden

guras@milliyet.com.tr

MİLLİYET -27 Kasım 2011

 

Bu hafta sonu okuyucularıma, geçen günlerde gezip gördüğüm Afyon ve Kütahya mevlevihanelerini anlatacağım.

Mevlevi kültüründe Afyon Mevlevihanesi Konya dergâhından sonra önem sırasına göre ikinci sırada yer alıyormuş. 1710 yılında yapılmış 1844’te Sultan Abdülmecit tarafından yenilenmiş, 1905’te de Sultan II. Abdülhamit tarafından onarılmış.

Semahane, harem-selamlık, matbah, derviş hücreleri gibi bölümleri ile büyük bir alanı kaplıyor.

Mevlevihane’nin camii taş kesme.

Tekke ve dergâhların kapatılmasından sonra Mevlevihane Afyon Müftülüğü’nce kullanılmış ve günümüzde de camiye dönüştürülmüş.

Bahçesinde derviş odaları bulunan Mevlevihane Afyon Belediyesi tarafından onarılmış. 208 yılında “Sultan Divânî Mevlevihane Müzesi” olarak ziyarete açılmış. Müzede Mevlevi gelenekleri çok güzel (gerçekten güzel ve örneği Konya’da bile bulunmayan şekilde) sergileniyor.

Caminin bahçesinde Muharrem aylarının onuncu gününde “40 Hatimli, Şifalı Aşure Geleneği” yaşatılıyor..

Cami, Mevlevihane, müze, bahçesi pırıl pırıl. Tertemiz.

 

 

 afyon-mevlevihane

Afyon mevlevihanesi

 

Kütahya’da gezip gördüğümüz günümüzde Dönenler Camii olarak adlandırılan Mevlevi dergâhı önem sıralamasında Konya ve Afyon’dan sonra geliyormuş. İnşa tarihi Afyon’dakinden önce.

Sadece bu camii ve mevlevihaneyi görmek için Kütahya’ya gidilir. İstanbul’daki mevlevihaneden çok daha güzel, etkileyici bir yapısı ve havası var.

Bugün cami olarak hizmet veren bina 14. yüzyılda mevlevihanenin semahanesi olarak inşa edilmiş, ahşap bir yapı. Kareye yakın dörtgen planlı, sekiz kasnaklı. Alt katta ve asma katta semahaneyi çepeçevre dönen, ahşap balkonlar var. Ortada daire şeklinde sema yeri ve tam ortada ise (kubbenin merkezinin tam altına denk geliyor) suyu şifalı sanılan bir kuyusunun olduğu söyleniyor. (Kuyunun üzerinde şimdilerde namaz kılınıyor. Görevliler daha önce kuyudan aldıkları şifalı suyu ziyaretçilere ikram ediyor.)

Giriş bölümünde Hezar Dinari Mescidi esas alınarak etrafına semahane, dede hücreleri, meşruta ve kütüphane inşa edilmiş. Semahane, sonradan mescit olarak da kullanılmaya başlanınca Hezar Dinari Mescidi türbe haline getirilmiş. Türbede Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin torunu Ergun Çelebi ve yakınlarının sandukaları var. Semahanenin kütüphanesi sonradan Vahit Paşa Kütüphanesi’ne devredilmiş.

Altıgen kubbede Hattat Halil efendinin yazdığı İhlas suresi, kubbe çevresinde etekte Ayet-ül Kürsi, direk başlıklarında Ashab-ı Kehf’in isimleri yazılı. Her taraf yağlı boya. Kubbe, dokuzgen kasnak üzerine oturtulmuş kiremit örtülü.

Semahane bölümü 1959 yılında vakıflar tarafından onarılarak ibadete açılmış.

Bakımlı, pırıl pırıl tertemiz bir tarih hazinesi.

İmkânı olanlar Afyon ve Kütahya’ya gitsinler ve görsünler diye yazıyorum.

 

 

 

 kutahya-mevlevihane

Dönenler camii (mevlevihane)

 

 

 

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

 

Kategori Güngör Uras

 

Fitch’in kararı ‘yaralar’ ama ‘öldürmez’

 

gungorurasGüngör Uras

Olayların içinden

guras@milliyet.com.tr

MİLLİYET – 24 Kasım 2011

 

Merkez Bankası’nın Para Politikası Kurulu dün olağan toplantılarından birini yaptı.

Toplantıda, piyasa, faiz oranlarının ve bankaların zorunlu karşılık oranlarının değiştirilip değiştirilmeyeceğini merak ediyordu.

Kurul faiz ve karşılık oranlarını değiştirmedi. Enflasyonda yaşanabilecek dönemsel sert yükselişe vurgu yapıldı.

Merkez Bankası’nın cari açık(döviz açığı) ve tüketim harcamaları konusunda “iyimser” açıklamaları var.

Merkez Bankası’nın değerlemesine göre:

Dönemdeki veriler, iç ve dış talep arasındaki dengelenmenin öngörüldüğü şekilde sürdüğünü göstermektedir.

Kredilerdeki büyümenin daha makul seviyelere inmesi sonucunda özel kesim tasarruflarında arzulanan artış gerçekleşmeye başlamıştır. Bu doğrultuda, yılın son aylarında cari işlemler dengesindeki iyileşmenin daha belirgin hale gelmesi beklenmektedir.” Ekim ayında para politikasında güçlü bir sıkılaştırmaya gidilmiştir. Bu çerçevede, önümüzdeki dönemde yurt içi talebin ılımlı bir seyir izleyeceği ve geçici fiyat hareketlerinin ikincil etkilerinin sınırlı kalacağı tahmin edilmektedir.”

Korkulan oldu

Bu “iyimser” değerlemelerden sonra Merkez Bankası’nın açıklamasında,

Her türlü yeni verinin ve haberin, Kurul’un geleceğe yönelik politika duruşunu değiştirmesine neden olabileceği” vurgulanıyordu.

Bankanın korktuğu oldu.

Merkez Bankası’nın açıklamasından 12 dakika sonra kredi derecelendirme kuruluşu Ficht’ten “kötü” bir haber geldi.

Fitch, Türkiye’nin “BB+” olan yerel ve yabancı para cinsinden uzun vadeli kredi notunu teyit ederken, not görünümünü “Pozitif”ten “Durağan”a çevirdi.

Fitch’in açıklaması dışarıdan çok içeriye bir mesaj, bir uyarı olarak değerlendirilebilir. Bu uyarı ile:

Dışarıdan gelen paraya dayalı tüketim artışının ekonomideki canlılığın frenlenememesi sonucu ithalat artışının sürdüğüne,

Cari açığın küçültülmesine dönük politikaların başarısızlığına işaret edilmektedir.

Fitch’in bu açıklaması nedeniyle yavaşlayarak da olsa devam eden döviz girişi durmaz ama, içeride döviz fiyatı biraz daha artar. İMKB Endeksi biraz daha düşer. Piyasa oyuncuları biraz daha huzursuz olur. (Fitch’in açıklamasından sonra dolar, 1.87 TL’ye doğru hareketlenirken, İMKB 100 Endeksi’ndeki kayıplar da yüzde 2’ye yaklaştı. )

Unutmamak gerekir ki bu kredi değerleme kuruluşları birbirine bakarak adım atarlar. Fitch’in kararının diğer kredi dereceleme kuruluşlarını da harekete geçirerek kötü haberlerin gelmemesi için dikkatli olmakta yarar vardır.

Öldük-bittik bir durum yok

Fitch Türkiye Genel Müdürü diyor ki, “Enflasyon hedefinin sağlanamıyor olması, Merkez Bankası politikalarında anlaşılabilirlik konusundaki soru işaretleri bu kararın alınmasına yol açmış bulunuyor. Türkiye cari açığını azaltmakta zorluklarla karşı karşıya. Bizim için cari açığın finansman konusu ve enflasyon hedefi önemli.”

Yazının sorunda bir değerleme yapayım. “Öldük bittik” diye bir durum yok. Fitch’in açıklaması bizi yaralar ama, “öldürmez.” Dikkate almakta yarar var ama, telaşa kapılmak yanlış olur.

-  Merkez Bankası ve Hazine uzun süredir cari açığın artışını önlemek, ekonomideki canlılığı (tüketimi) frenlemek için tedbirler alıyor. Hükümet sorunun ciddiyetini fark etmiş durumda. Soruna çözüm için tedbir üzerine tedbir alıyor.

Cari açık büyük ama, bugüne kadar finansmanı konusunda bir sorun ortaya çıkmadı.

-  Bütçe açığı ile kamu borcunun milli gelire oranı çok düşük. Cari açığın finansmanı Türkiye’nin sorunu. Cari açık nedeniyle döviz yükümlülüklerini karşılayamama riski yok.

Bunlar da Türkiye ekonomisinin artıları.

 

 

 

 

Kategori Güngör Uras

 

 

% 288

 

 

Güngör Uras

Olayların içinden

guras@milliyet.com.tr

MİLLİYET – 23 Kasım 2011

 

 

Time dergisi Sn. Erdoğan’ın başarılarını şöyle övüyor:

Erdoğan’ın iktidarda olduğu 8 yılda, Türkiye’nin kişi başına düşen GSYH (Milli Gelir) üç kat artarak 3 bin 492 dolardan 10 bin 79 dolara çıktı. Sıradan Türklerin hayatındaki dramatik iyileşme, muhafazakâr, ekonomiyi iyi yöneten AKP’nin haziran ayındaki seçimleri üçüncü kez, büyük farkla kazanmasının ana nedenlerinden biridir.”

Sn. Erdoğan’ın Time dergisine kapak olmasına ve dergide yer alan yazıda başarılarının anlatılmasına sevinmemek mümkün değil.

Ancak dergide kişi başı milli gelirin 8 yılda 3 kat (yüzde 288 oranında!) arttığı konusundaki ifade yanlış. Ben neden yanlış olduğunu anlatacağım ama... Hesaba gerek olmadan siz kendi kendinize sorarak cevaplayınız. Son 8 yılda halkımızın geliri 3’e katlandı mı?

Daha öne de yazdım, Sn. Erdoğan “seçim beyannamesi”ni açıklarken, her yıl cari fiyatlarla hesaplanan ve cari kurdan dolara dönüştürülen milli gelir rakamlarına dayalı olarak dedi ki:

- 2002 yılında 230 milyar dolar olan milli gelir 2010 yılında 735 milyar dolara ulaşmıştır. (100 iken 319 olmuştur.)

- 2002 yılında 3.492 dolar olan kişi başı milli gelir, 2010 yılında 10.079 dolara yükselmiştir. (100 iken 288 olmuştur.)

İşte Time dergisi de bu hesaba dayalı büyüme rakamlarını verdi.

Bu tür milli gelir hesabında milli gelir cari fiyatla (enflasyonlu fiyatla) hesaplandıktan sonra cari döviz kuru ile (o yılın ortalama dolar fiyatı ile) dolara dönüştürülür.

 

(1) Cari fiyat, enflasyonla şişmiş fiyatıdır. İki yılın fiyatı birbiriyle karşılaştırılamaz.

(2) Doların fiyatı değişik etkenlerle değişir. Dolar değerindeki değişim ülkedeki enflasyon oranı ile uyumlu olamaz. Doların değer kazanması veya kaybetmesi hesapları şaşırtır.

(3) TÜİK 2007 yılında dolar ile yapılan hesaplamalarda geriye dönük olarak milli gelir rakamlarını değiştirdi. İleriye dönük olarak milli gelir rakamlarını büyüttü. Dolar ile yepyeni bir milli gelir serisi ortaya çıktı.

 

Doğruyu bilelim

Milli Gelir’in “gerçek” anlamda nasıl arttığı, eksildiği, sabit fiyatlara dayalı olarak hesaplanır. Bu hesabı da devletin istatistik kurumu (TÜİK) yapar. 1998 yılı sabit fiyatlarıyla TÜİK’in yaptığı hesaplamaya göre,

- 2002 yılında 72.5 milyar TL olan milli gelir 2010 yılında 105.6 milyar dolar oldu. (100 iken 145’e yükseldi) Yüzde 45 arttı.

- 2002 yılında 1.099 TL olan kişi başı gelir, 2010 yılında 1.448 TL’ye ulaştı. (100’den 131’e çıktı) Yüzde 31 arttı. Geçen hafta açıklanan UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) İnsani gelişme Endeksi’nde de Türkiye’de kişi başı milli gelirin 2000 Yılından 2010 yılına kadarki dönemde yüzde 32.2 oranında büyüdüğü belirtiliyordu.

 

 milligelirartisi

 

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

Kategori Güngör Uras

 

Gel de sinirlenme: Dolar gene tırmanışa geçti

 

gungorurasGüngör Uras

Olayların içinden

guras@milliyet.com.tr

MİLLİYET – 22 Kasım 2011

 

Onlar dışardan, biz içeriden doları 2.0 TL’nin üzerine çıkarmak için elimizden geleni yapıyoruz.

Doların fiyatındaki tırmanışın durmamasının (1) Temel sorunu var: Cari açık (döviz açığı) küçülmüyor. Küçüleceği söyleniyor ama, henüz küçüleceğinin işareti görülmedi. (2) Her gün kendi kendimize bir sorun yaratmada, kendi ayağımıza kurşun sıkmakta bir numarayız. Durup dururken Rekabet Kurulu “Bando mızıka çalarak” 12 banka hakkında soruşturma başlattı. Kafaları karıştırdı.

Dünyada işler karışık. (1) AB’de işler karışık. İtalya ve Yunanistan’da atanmış teknokratlar yönetimi devraldı ama, değişen bir şey yok. Bir şeylerin değişeceği hakkında ümit yok. Sarkozy ve Merkel’in beceriksizlik ve çaresizlikleri giderek belirgin hal alıyor. İspanya’da iktidar değişti, Fransa’nın kredi notunun düşürüleceği söylentileri gene gündemin başına oturdu. (2) ABD’de bütçe kısıntısı ile ilgili tartışmalar borsayı olumsuz etkiliyor. Bu durumda geçen hafta piyasaya her gün 50 milyon dolar salan Merkez Bankası bu hafta 140 milyon dolar satmaya başlasa, Türk lirasının miktarı ve faizi ile oynayarak döviz talebini kısmaya çalışsa da... Anadolu tabiri ile “Ne yazar?” Bir yanda reel gösterilerin etkisi, öte yanda moral bozukluğu... Dolar ile işi olsun olmasın, insanın sinirlenmemesine imkân var mı? Sabahtan akşama ekonominin sağlığını dolar fiyatına bakarak izleyenler için doların 1.84’TL’nin üzerine çıkması hiç de iyi bir gelişme değildir.

Gel de korkma: Özelin döviz borcu 149+107 milyar $

Merkez Bankası dün özel sektörün yurtdışından sağladığı kredilerin eylül ayı sonunda 149 milyar dolara ulaştığını açıkladı. BDDK’nın açıklamalarına göre ise bankalarımızın yurtiçinde kullandırdıkları toplam 661 milyar TL kredilerinin 194 milyar TL’lik bölümü yabancı para cinsi kredi. Demek ki özel sektörün yurtiçindeki bankalara da 105 milyar dolar dolayında borcu var.

Toplayalım iki kaynaktan sağlanan döviz kredilerini: Toplam 256 milyar dolar eder.

Bu krediler dolar fiyatı 1.50 TL’lerde dolanırken kullanıldı. Harcandı. Şimdi dolar 1.80 TL’nin üzerinde.

Merkez Bankası’nın açıklamalarına göre, özel sektörün yurtdışından kullandığı kredilerin 123 milyar doları uzun, 26 milyar doları kısa vadeli kredi. Toplam 149 milyar dolarlık dış kredinin 55 milyar doları bankalar tarafından kullanılan krediler.

Bankalar ve finans kuruluşlarının yurtdışından kullandıkları krediler toplamdan düşülünce firmaların borç rakamları elde ediliyor. Firmaların yurtdışındaki yabancı bankalara borçları 40 milyar dolar, yurtdışındaki Türk bankalarından kullandıkları kredilerin toplamı 24 milyar dolar, finansal olmayan borçları ise 10 milyar dolar dolayında.

Finans kesimi ve bankalar dışındaki özel sektör kuruluşlarının döviz kredilerinde en büyük alacaklının Türk bankaları olduğu anlaşılıyor. Bankaların içeriden kullandırdıkları döviz kredileri 107 milyar dolar, dışarıdan kullandırdıkları 24 milyar dolar olduğuna göre, Türkiye’deki yerli ve yabancı bankaların özel sektör firmalarından toplam döviz alacakları 131 milyar dolar dolayında demektir. Bu rakamların önemi şurada: Döviz fiyatındaki tırmanış durmaz ise döviz borçlusu özel sektör kuruluşları borç ödemekte zorlanır. Onlar zorlanır ise onlara kredi kullandıran banka sisteminin dengeleri alt-üst olur.

 

ozelsektor-krediler

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

 

Kategori Güngör Uras

  

Borç krizi ve euro sorunu derken dertler artmaya başladı

 

gungorurasGüngör Uras

Olayların içinden

guras@milliyet.com.tr

MİLLİYET - 21 Kasım 2011

  

İtalya ve Yunanistan’da halkın seçtiği ve halk desteği ile ülkeyi yöneten hükümetler yerine, ülke borçlarını (daha doğrusu Fransız ve Alman bankalarının alacaklarını ödeyebilecek), “Ülke Komiserleri” atandı, “Teknokrat Hükümetler(Hükümet İdareleri) oluşturuldu. Atanmış “Ülke Komiserleri” ve bunların oluşturduğu “Teknokrat Hükümetler”, seçilmiş politikacıların, halk oyunun çoğunluğuna dayalı başbakanların ve hükümetlerin yapamadıklarını veya oy derdi ile yapmak istemediklerini gerçekleştirmek durumundalar.

Bu tür atanmış “Ülke Komiserleri” ile teknokrat hükümetlerin halk desteği olmadan krize nasıl çözüm bulup uygulayabilecekleri kocaman bir soru işareti.

Türkiye’de Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak çalıştıkdan sonra Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nda görev alan ve şimdilerde Bürüksel’de yaşayan Dr. Tunay Akoğlu, olan biteni Brüksel penceresinden yorumluyor. Ve diyor ki,” Şimdi yaşanan Avrupa krizi, sırası ile (1) finansal-mali, (2) ekonomik, (3) sosyal ve (4) politik aşamalardan geçti.

Krizi sadece borç krizi ve ona bağlı olarak da euro sisteminin varlığını koruma sorunu olarak basite indirgemek yanlış olur. Gelinen nokta ortada.Kriz finansal,ekonomik,sosyal ve politik yönleri ile AB ülkelerini farklı ölçülerde vurdu, vuruyor.

Hasar büyüyor

Önce banka sistemi, sonra ekonomi politikası zora girdi. Daha sonra sosyal politikalarda sıkılaştırma gündeme geldi. Ve en sonunda da demokrasi krizine dönüştü.

Almanya ve Fransa’nın hakim olduğu AB‘nin diktası ile Yunanistan, euro’ya ilişkin bir halk oylaması (referandum) bile yapamadı.

Hani AB ülkeleri demokrasi’nin hâmisi idi? Hani demokrasi olmaz ise olmazdı?

Mali ve ekonomik kriz nedeni ile ‘sosyal devlet’in ve onun içerdiği sosyal güvence ve sosyal hakların sınırlandırılması zorunlu bir duruma geldi. Hem demokratik seçme ve seçilme haklarını, hem asgari geçim düzeylerini, hem de sosyal haklarını kaybetmeye başlayan halk tabakaları, sadece Avrupa kentlerinde değil, ABD’nde de, sokaklarda ve meydanlarda bu duruma karşı çıkıyorlar. Hani AB ülkeleri sosyal haklara en saygılı ülkelerdi? Hani sosyal haklardan ödün verilemezdi?

Fakat bir gerçek var: AB ülkeleri şimdilerde euro üzerinde yoğunlaşan önlemlerin çok ötesinde, yapısal değişimleri, ekonomik ve sosyal reformları içeren yepyeni politikalar çizip uygulamak zorundalar.

Zor oyunu bozuyor

Bugün yaşanan kriz, bunalım çok yönlü ve çok geniş kapsamlı önlemleri gündeme taşıyor. Mali piyasalara disiplin getirilmesi, bankaların korunması zorunluğunun yanı sıra idari reformların, sosyal yapıya ilişkin reformların da gerçekleştirilmesi gerekiyor.

Bütün bunların halk tabakalarının ve halk çoğunluğunun desteği ve isteği olmadan yapılması imkansız. Sosyal haklardan, maaş ve diğer hak edilmiş gelirlerden yapılan veya yapılacak kısıtlamalara paralel olarak vergi yükünün artırılması zorunlu. Bu zorunluluk , her Avrupa ülkesinde farklı ölçülerde tüm toplumun fedakarlık yapmasını, sahip olduğu imkanların bir bölümünden vazgeçmesini gerektiriyor.

Uzun yıllar cömert sosyal haklara alışmış Avrupa toplumlarının kemerleri sıkma önlemlerini kolaylıkla kabul etmesi,kemer sıkma önlemlerine tepki göstermemesi mümkün değil.

Dr. Tunay Akoğlu’nun Brüksel penceresinden değerlemeleri de gösteriyor ki, Berlusconi ve Papandreu’nun gitmesi ile İtalya ve Yunanistan sorununun çözümü mümkün değil. İtalya ve Yunanistan’da yeni teknokrat hükümetlerin kurulması ile AB krizinin çözümü kolay değil. Kaldı ki sorun artık borç sorunu ve euro sorunu olmanın ötesinde sosyal ve politik sorunlarla daha da ciddi boyuta ulaşmış durumda.

 

 

 

Kategori Güngör Uras

 

Hilat, 50 yıldır 24 ayar altını işliyor

 

Güngör Uras

Olayların içinden

guras@milliyet.com.tr

MİLLİYET - 20 Kasım 2011

 

 

Kapalıçarşı’ya giderken, yol üzerinde Hilat’a uğramadan edemem. Bir bardak çayını içer, Hilat’ın tasarımlarını, atölyelerinde işlenen altınları hayran hayran seyrederim.

Hilat 50 yıldır 24 ayar altını işliyor. Özgün tasarımlarla takılar yapıyor. Tasarımı ve bu tasarıma dayalı olarak işlenen altının rengi o kadar özgün ki, bilenler “Bu mutlaka Hilat’ın işidir” diyor.

Hilat’ın (Hilat Elmas) ailesi “Manastır”lı.

Hilat”, Osmanlı döneminde padişahların, gönül almak ya da ödüllendirmek için bir kimseye giydirdikleri, çok değerli bir kumaştan ya da kürkten yapılmış kaftana verilen isim.

Hilat’ın ailesi 1945-1946 göçünde İstanbul’a gelmiş.

12 yaşında iken “Ben sanatkâr olacağım... Demirci, marangoz... Ne olursa olsun... Ama ben bir şey yapmak istiyorum...” demiş.

Dayısı elinden tutup onu Çuhaciyan Han’da Ohannes Usta’nın dükkânına götürmüş “Al usta... Eti senin, kemiği bizim...” diyerek teslim etmiş..

Ohannes Usta zamanın ünlü altın işleyicisi...

Kalfası Metin Saygın isminde işinin “piri” bir sanatkar.

Hilat onların yanında mesleği öğrenmiş. İşini sevmiş.

Kalfa Metin Saygın, İmam Ali Han’da kendi atölyesini kurarken, Ohannes Usta’dan izin istemişler. Hilat, Metin Saygın’ın ustası olmuş.

O zaman “fantezi bilezik, büyük küpe, kolye” yaparlarmış.

Askerlik dönüşü Hilat tasarıma meraklanmış. Ama anlamış ki, tasarım için tarih bilmek, arkeoloji bilmek, usta yanında yetişmek şart...

Duymuş ki, bu işin de “piriDiyarbakırlı Sabahattin Konakçı isminde bir araştırmacı/kuyumcu... Ohannes ustasına yalvarmış:

N’olur beni bu ustanın yanına koy...” demiş. Sonunda muradına ermiş.

 

hilat-elmas 

Hilat Elmas

 

 

 hilat-2

Araştırmadan olmuyor

Sabahattin Konakçı Anadolu medeniyetlerini araştıran, çok iyi bilen ve özgün tasarımları olan bir sanatkârmış.

Hilat’a kitaplar vermiş. “Al oku, gör, öğren” demiş. Arkeolojiyi öğretmiş. Eski kültürleri anlatmış. Tartışmayı, araştırmayı öğretmiş.

Hilat dört yıl Konakçı’nın atölyesinde Ermeni ve Türk ustalarla çalışmış.

Hilat diyor ki: “Erzurumlu ustalar dört dörtlüktür. Bu işi çok iyi bilirler. Erzurum’daki kuyumculuk sanatı Rusya rüzgârından etkilenmiştir. Çerkez, Kafkas, Ermeni sanatıyla beslenmiştir.”

Hilat 1976 yılında Kapalıçarşı’da kendi dükkânını açmış.

Başkalarından farklı, kendine özgü tasarımları üreterek yaşam savaşı verirken, Çiğdem Simavi Hanım Hilat’ın özgün yapımlarını görmüş. Etkilenmiş.

Hilat’ın tanınmasını sağlayacak “ışığı” yakmış.

Hilat diyor ki, “Bu mesleği ben ustalardan öğrendim. Ohannes, Metin, Sabahattin Ustalarım... İsveç’e giden Musa Usta, işi bırakan Ahmet Usta...”

Hilat da “24 ayar altının rengine, yumuşaklığına, sıcaklığına” âşık bir sanatkâr. Başka altına el süremiyor…

24 ayar altın “yumuşak” ve rengi “altın” gibi!.

Genel inanç yumuşak altının islenmesinin zor olduğu şeklinde.

Fakat Anadolu’da toprak altından çıkan, beş bin yıllık, üç bin yıllık eski medeniyetlere ait takıların hemen tamamı 24 ayar.

Ve de rengini, yumuşaklığını, sıcaklığını koruyor

Marifet farklı olmada

Hilat, “taş” satmıyor. Altını altın olarak isleyip satıyor. Aksesuvar olarak çok az miktarda pırlanta ve renkli taş ile değersiz eski paraları, sikkeler altın ile karışıyor.

Hilat’ın altın işlemedeki özelliği “özgün tasarımları ve özgün işçiliği”...

Miken (Antik Girit), Yunan, Schtian (Rusya), Bactarian, Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı dönemlerinin takılarından esintilerle kendine özgü bir “karakter” “çizgi” oluşturmuş

Hilat nasıl başka ustaların yanında yetişmiş, nasıl ustalardan “el” almış ise, o da yıllar önce Bülent Büyüktürk’ü yetiştirmeye başlamış. Ona el vermiş.

Şimdilerde Hilat’ın üretim ve pazarlama sorunluğunu Bülent Büyüktürk taşıyor.

Hilat’ın üniversite eğitimini tamamlayan kızı Özlem Elmas ile Bülent Özevin ona yardım ediyor.

Bülent Büyüktürk, üniversitede arkeoloji okumuş. Şimdi Hilat geleneğinde ve çizgisinde tasarımları o yapıyor.

Atölyeleri yönetiyor. Farklı uzmanlık alanı olan 4 atölyeleri var.

Hilat’ın elli yıldır ürettiği takılar, şimdilerde bilenlerce şimdi klasik birer sanat eseri olarak kabul ediliyor.

Şimdilerde yabancılar özellikle Amerikalılar Hilat’ın takılarını tanımaya satın almaya başladı.

Her birinde büyük el emeği, büyük katma değer var.

 

(Açıklama: Hilat’a ve Bülent Büyüktürk’ün çalışmalarına hayran olduğum için bu yazıyı yazdım. Yirmi yıl önceye kadar karıma ve dostlara hediye almak için Hilat’a giderdim... Altın fiyatları o kadar yükseldi ki şimdilerde sadece Hilat’ın tasarımlarını ve atölyelerinde üretilenleri seyretmek için uğruyorum.)

 

 

 

Kategori Güngör Uras

 

Babacan “Yarın ne olacağı belli olmaz” diyor

 

gungorurasGüngör Uras

Olayların içinden

guras@milliyet.com.tr

MİLLİYET – 18 Kasım 2011

 

Ekonominin kaptanı Sayın Babacan, dün Hürriyet gazetesinin toplantı salonunda gazete yönetiminin davetiye çıkardığı işadamları ile gazetecilere ekonominin durumunu anlattı.

Ev sahibesi olarak “Hoş Geldiniz” konuşması yapan Hürriyet gazetesi Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Vuslat Doğan Sabancı (not alabildiğim kadarı ile) “İşlerimiz 8 yıldır tıkır tıkır gitti. Türkiye bulunduğu coğrafyada tek büyüyen ülke durumunda. Sayın Babacan önümüzdeki yıllarda da işlerin böyle gidip gitmeyeceğini bize anlatacak” diyerek Sayın Babacan’ı kürsüye davet etti.

Babacan, konuşurken ev sahibesinin sorusuna dolaylı biçimde cevap verdi. Dedi ki, “Şimdi dönem, ihtiyatlı olma dönemidir. Ayağını yorganına göre uzatma dönemidir. İşadamı risk almayı sever. Ama piyasalarda belirsizlik var. Onun için risk almakta dikkatli olmak gerekir.” Ve de ekledi: “Önümüzdeki dönemde MB ve hükümet dünyada ve Türkiye’de olan biten gelişmeler karşısında farklı tedbirler alabilir. Politika değişikliği yapabilir. Farklı senaryolar uygulayabilir. Haberiniz olsun da... Sonra ‘Bunlar da nereden çıktı? Bu kadarını da beklemiyorduk’ diyerek şaşırmayın.”

Durum şimdilik “iyidir”

Babacan AB ülkelerinde kriz sürüp giderken Türkiye’nin bu ülkelerden “iyi anlamda” ayrışmasını, 8 yıldır uygulanan politikalara bağladı. Dedi ki, “İktidar olarak 2002’den bu yana siyasi, sosyal ve ekonomik dönüşüm sağladık. Siyasi istikrar var. Demokrasi daha iyi işliyor. Temel hak ve hürriyetler ile hukuk sisteminde iyileşme sağlandı. (Yazanın notu: Bunlar Babacan’ın değerlendirmeleri) Siyasal istikrar olmadan hiçbir şey olmaz. Halk iktidarı destekliyor. İktidara güveniyor. İktidar da cesur ve yerinde kararları alarak uygulayabiliyor.”

Sayın Babacan bunları söyledikten sonra Yunanistan ve İtalya’daki teknokrat hükümetlerinin durumunu da yorumladı. Dedi ki, “Halk tarafından seçilmemiş, birileri tarafından atanmış teknokratlar politikacıların alamadığı kararları alacaklar. Önemli olan bu kararlara halkın uyup uymayacağı. İktidarların halk desteğine sahip olması gerekir.”

AB’de sorunun karar alamamak olduğuna işaret eden Sayın Babacan dedi ki, “G-20 Toplantısı oluyor. Dünya liderleri 24 saat Yunanistan’ın durumunu konuşuyor. Karar alamıyor. Yunanistan’ın dünya ekonomisindeki ağırlığı binde 9 oranında... Yunanistan’ın durumuna çözüm bulamayanlar İtalya’nın, Fransa’nın sorunlarını nasıl çözebilir ?

Babacan “AB batıyor. Ne halleri var ise görsünler diyemeyiz” dedikten sonra ekledi: “AB’de hiçbir ülkenin temerrüde düşmesine izin verilmemelidir. Küresel entegrasyonda sistem çöker. Hiçbir ülke euro sisteminden çıkarılmamalıdır. AB bizim için önemli bir pazar. Üyelik isteğimiz sürüyor.

İhtiyatlı olmakta yarar var

AB’nin geleceği ortak maliye politikası mekanizmasının kurulmasına bağlıdır. AB parasal birliğe gitti. Ama ülkelere maliye politikalarında bağımsızlık sağlanınca, açık veren ülkeler fazla veren ülkelerin paralarını harcayarak günlerini gün etmeye başladı. Fatura önlerine gelince de ödeyemediler.

AB ülkeleri yıllık bütçe yapamaz iken biz üçer yıllık bütçelerle sıkı maliye politikası uyguladık. Onlarda bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 6-8, bizde 1.5 oldu. Kamu borcunun milli gelire oranı onlarda yüzde 60-80-100 bizde ise yüzde 40’ın altında. İşte bu fark nedeniyle bizim cari açığımızın (döviz açığımızın) milli gelirin yüzde 9.5’ine yükselmesi ekonomimiz için risk olarak görülmüyor.”

Arada bir de gözlemimi aktardı. Başbakan ile birlikte OECD toplantısına gitmişler. OECD Başkanı Sayın Babacan’a yaklaşmış, “Salonda sizin Başbakan’dan başka 19 devlet adamının hiçbirinin yüzü gülmüyor. Sadece sizinki gülüyor. Başbakan’ınıza söyleyin de fazla gülmesin. Kıskanacaklar” demiş.

Özetle Sayın Babacan her zamanki iyimserliğini koruyor. Her zamanki gibi uyguladıkları politikalara güveniyor. “Bizde siyasi irade var. Siyasi irade, siyasi istikrar ve ekonomik istikrar için olmazsa olmaz bir güçtür” dedikten sonra, işadamını da halkı da uyarıyor: “Ama her şeye rağmen önümüzdeki günlerde ihtiyatlı olmak lazım. Şartlar her an değişebilir.

 

 

 

Kategori Güngör Uras